12 Ekim 2010 Salı

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Giriş

Olgular, olaylar üzerine düşünmeler tarihsel bir düzlemde olduğu sürece anlaşılabilir. Tarihsel bir olayda olsa, sanatsal bir etkinlikte de , çözümlemeler tarihsel bağlamından bağımsız düşünülemez. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanı da bu bağlamda okunulacak ve üzerine düşünülecek bir tarihsel eser niteliğini, okuyucusuyla, apaçık paylaşan romanlardan olması sebebiyle değerli olduğu kadar, tarihsel tipleştirmeye örnek teşkil edecek bir izi de içinde taşımaktadır. 

Bu bağlamda “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanı bir dönem romanı olarak, tarih anlamaya yönelik bir materyal olmakla beraber, günümüz de ve gelecekte rol alacak tarihsel bir karakter niteliği de taşır.
Bu çalışmanın, birinci bölümünde, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanının da Milan Kundera’nın tipleştirme örnekleri betimlenmeye çalışıldı. İkinci bölümde ise bu romanda tartışılan hafiflik ve ağırlık kavramları üzerine bir inceleme yapıldı. Ağırlık ve hafiflik kavramlarına, Parmenides’in ve Bethowen’ın yaklaşımları tartışıldı. Sonuç bölümünde ise, Kundera’nın Romanı ve romancıya bakışı irdelenmeye çalışılmıştır.

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” ve Tipleştirme örnekleri

Dilthey, sanatta tipsellik olanı görmek ve yansıtmak, “olaylar/olgular içinde olup bitene kural verme hilesi olarak betimler. Sanat, yaşamı ifade etmeye çalışır, dolayısıyla; sanat tipselleştirmelerle bu ifadenin anlatımını gözler önüne serer. Her romancı, kendi tipini oluşturur ve bu tipler yereldir. ’”Her yaratma tarihseldir, tarihe içrektir ve bir tekilleşme içinde ve bir tekilleştirme edimiyle mümkündür. Yönelimsiz yaratma yoktur ve her yaratma yaşamı güçlendirir ve genişletir, anlayış gücümüzü artırır ve gerçekliğin derinliklerine, artan tekilleşmeler yoluyla, bu demektir ki, daha fazla ışıldakla bakmamızı sağlar.”(Dilthey)

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanında, bu tipleştirme örneklerine, dört karakter ekler. Bu karakterler, ikinci dünya harbinin hemen sonrasında, iki kutuplu dünya arasına sıkışmış insanoğlunun genel özelliklerini üzerlerinde taşıyan örneklerdir. Bu karakterler, elbette ki, yerel işaretlerle dolu, fakat üzerlerinde taşıdıkları ruhsal yaşantı evrensel niteliktedir. 

Romanın ana karakterlerinden, Tomas, Prag da yaşayan bir doktordur. Kundera, bu roman karakterinde, o dönemin cinsel özgürlük taleplerini bir gömlek gibi Tomas’ın üzerine giydirirken, geleneğin çatışmasını da Tereza karakteriyle karşımıza çıkarıyor. Cinsel özgürlüğü bir karakterde sunarken, kültürün bir öznesi olarak, Tereza karşısına çıkıyor ve Tomas’ı bir anlamda geleneğe çağırıyor. Fakat her zaman olduğu gibi yerel değişimin önüne geçemeyince, onunla uzlaşma yoluna giriyor. Nitekim Tereza, Tomas’ı olduğu gibi kabul etmeye ve onunla yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Romanın sonunda ise bu refleksi Tomas gösteriyor ve Tereza’ya uyum sağlamaya çalışıyor. Roman, bu iki karakterde, yerel kültürün ve kent kültürün çatışma ve uzlaşmalarının bir sahnesi olarak karşımıza çıkıyor.

Romanın bir diğer karakteri, Sabina ise, özgür kent kadının simgesi durumundadır. Yereli reddeden kent yaşamına ayak uyduran üstelik kent kültürünü resim sanatıyla besleyen kişi durumundadır.
Bu üç karakterin ortak yönü ise; aile kurumuyla olan çatışmalarıdır. Her üç karakterde de aile ya bir birey, ya da tamamen reddedilmektedir. Tereza, annesi üzerinden bu çatışmayı gösterirken, Tereza, baba figürü üzerinden, bunlardan başka olarak Tomas ise, kendi çocuğu ve eski karısı üzerinden bu kurumun, çatışmayı betimlemiştir. 

Bu üç karakterle zıt diyebileceğimiz, Romanın ana karakterlerinden, Franz ise bu dört karakterden tamamen farklı yaşayan ve yaşadığı yerelliği üzerin de taşıyan bir hayalperest diyebileceğimiz bir tipleşmeyi resmetmektedir. Bir akademisyenin, iç çekişme ve içinde taşıdığı ütopya sı, betimlenmektedir. Kent kültürüyle, yaşıyor olmasının etkisiyle, oryantalist bir bakış açısıyla, batıya öykünen ve onları kurtarma ülküsünü bir kahraman edasıyla düşleyen bir kent insanını temsil ediyor.

Romanın, bütün karakterlerinde yerel unsurlar yukarıda da anlattığım gibi mevcut. Fakat bütün karakterlerle yerelle bir çatışma ve daha sonra bir uzlaşma söz konusu olmaktadır. Faka dört karakterde, Dilthey’ın tipleştirmesine örnek taşıyacak niteliklere sahipler. 

Tipleştirmeler yanın da romanda, felsefi kavramlar ve göstergeler üzerine derinlemesine çözülmeler yapılmıştır. Bunlardan en dikkat çekicilerinden biriside hafiflik ağırlık üzerine tartışmadır.

Ağırlık ve Hafiflik Çözümlemesi

Kundera, ağırlık, hafiflik karşılaştırmasında, Ebedi Dönüş gizemine işaret eder ve bu düşüncesiyle Nietzsche’nin öteki düşünürleri sık sık şaşırttığın vurgulayarak başlar ve şöyle devam eder; “bu düşüncesiyle(Nietzsche); düşünün bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor! Ne anlama gelir bu çılgın mitos? Olumsuz açıdan bakıldığında, Ebedi Dönüş mitosu bir daha geri dönmemecesine kaybolup giden, yinelenmeyecek olan yaşamın bir gölgeye benzediğini, ağırlıktan yoksun, daha baştan ölü olduğunu ve ister korkunç, ister güzel, ister yüce, korkunçluğunun, yüceliğinin ve güzelliğinin hiçbir anlam taşımadığını önerir.” 

Ebedi dönüşte ki bu yinelenme arzusu Kundera’yı bir anlamda çeken olgu durumundadır. Çünkü romanın ilerleyen sayfalarında Kundera; bir Alman atasözünden hareketle bir kere yaşanmış olanın aslında hiç yaşanmamış olabileceğini, dolayısıyla insan yaşamının sonluluğunun dayanılmaz hafifliği ve Varolmanın boşunalığını bir anlamda isyanıyla bütünleştiriyor. Hayat bir kere ve tekrardan da ibaretse bu yaşam nasıl bir şey olabilir. Nietzsche, felsefesinde ümitsizliğin çok büyük bir anlam kazanması bu ebedi dönüş düşüncesinden kaynaklandığı da söylenebilir. İnsan yaşamının belli bir yaştan tekrara ve daha sonra tekrarında tekrarına dönüşmesi, Nietzsche’yi, üstünlük arayışına sokmuştur. Nitekim Kundera da karakterlerin de bu çelişkiyi betimlemektedir. Tomas’ın farklı kadınlar olan birliktelikleri veya Sabina’nın bir erkekle uzun süreli bir ilişkiden kaçınması cinsellik temelli bir isyandır.

“Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa’nın çarmıha çivili olduğu gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz demektir. Bu, insanı dehşete düşürecek bir olasılık. Sonsuza Kadar Yinelenme dünyasında her attığımız adıma dayanılmaz bir sorumluluğun ağırlığı gelir çöker. İşte Nietzsche, Sonsuza Kadar Yinelenme düşüncesine bunun için yüklerin en ağırı demiştir (das schwerste Gewicht). Sonsuza Kadar Yinelenme yüklerin en ağırıysa, bizim yaşamlarımız bu ağırlığın karşısında göz kamaştırıcı bir hafiflik içinde belirmektedir. Peki, ağırlık gerçekten nefret edilesi, hafiflik de göz kamaştırıcı mıdır? Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur. İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarı yarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir.” Dedikten sonra Kundera şu soruyu okuyucusuna sormaktadır: Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi? Ve Parmenides’in karşıtlıklarına vurgu yapar. 

Parmenides, dünyayı çifter çifter karşıtlara bölünmüş olarak betimleyen doğa filozofudur. Örnek vermek gerekirse, aydınlık/karanlık, incelik/kabalık, sıcak/soğuk, varlık/yokluk. Bunlardan biri olumlu iken diğeri olumsuzdur. Parmenides hafifliği olumlu olara görürken, Kundera’ya göre Bethowen ağırlığı olumlayan taraftadır. Öyle ki; Parmedines’in tersine, Beethoven ağırlığı olumlu bir şey olarak görüyordu anlaşılan. Almancadaki schwer sözcüğü hem ‘zor’ hem de ‘ağır’ anlamına geldiğine göre, Beethoven’in ‘zor karar’ı ‘ağır’ ya da ‘ağırlıklı karar’ olarak da yorumlanabilir. Bu ağırlıklı karar yazgının sesiyle özdeştir (“Es muss sein!”); gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir. Beethoven’in müziğinin vardığı sonuç budur ve bunun kökeninin Beethoven’in kendisinden çok Beethoven yorumcularından kaynaklandığını söylemek mümkünse de (hatta kesinlikle söylenebilirse de), hepimiz az çok paylaşırız bu düşünceyi, insanın büyüklüğünün, yazgısını Atlas’ın dünyayı sırtında taşıdığı gibi taşımasından kaynaklandığına inanırız. Beethoven’in kahramanı metafizik ağırlıkların haltercisidir.”

Bu bağlam da Kundera’ya göre; hafiflik/ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır. Dolayısıyla Varolmanın kendisinin olumluluğu ve olumsuzluğu bir anlamda okuyucunun kararına bırakılıyor. Yaşamın sonsuz olanaklar dünyasında seçimlerin geri çevirtilemezliği ve seçme zorunlulukları insan hayatının çelişkilerinden göze çarpanlardır. Kundera, romanında bu olguları derinlemesine tartışmış ve yarattığı tiplerle, sadece yerel değil evrensel bir tipleştirme oluşturmuştur.

Sonuç

Orta Avrupa yerelinden, dünyaya sesini götürebilen büyük bir romancı olarak, Kundera, “Çekoslovakya’nın kültürel birikimiyle, doğu-batı arasında sıkışmış ve ikisine de ait olmayan bir yazar simasına sahiptir. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni” okurken, bu topraklarda yaşayan bir insan olarak kendimize ait imgelemeler bulmak içten bile değil. Kent kültürü ve yerel kültürün çatışmaları, batı menşeli ideolojiler etrafında saflaşmalar ve bu batıdan da batıcı olma krizlerini romanın bütününde yakalama şansına sahipsiniz.
Bu bağlamda, bu roman tarihsel olarak tipleştirilecekse, yerelden beslenen, ama evrensele, sesini duyurmuş romancıların, listesine yazılması gerekir. Kundera^da bu anlamda, Kafka, Dostoyevski ve Tolstoy’larla anılmayı hak eden bir romancıdır.

Son olarak bir röportajında Dile getirdiği cümlelerle bitirmek gerekirse; “Orta Avrupa hakkındaki tartışmaların birçoğunu siz kışkırttınız. Bütün romanlarınız Çekoslavakya’da geçiyor. Hatta teorik çalışmanız, Roman Sanatı’nda Orta Avrupa çok önemli. Sizin için Orta Avrupa’nın ne ifade ettiğini açıklayabilir misiniz? Sorusuna Kundera; Sorunu basitleştirelim ve romanla sınırlandıralım. Dört büyük romancı var: Kafka, Broch, Musil ve Gombrowicz. Ben onları Orta Avrupa’nın en büyük romancıları “pleiad” olarak adlandırıyorum. Proust’tan bu yana roman tarihinde onlardan daha önemli birilerini göremiyorum. Onları bilmeden modern roman anlaşılamaz. Özetle, bu yazarlar yeni biçim arayışıyla heyecanlanan modern yazarlardır. Aynı zamanda, başka bir roman ve sanat tarihi bakışı olan herhangi bir avant-garde ideolojiden de mahrumdurlar. Onlar asla radikal kırılmanın gerekliliği üzerine konuşmazlar; romanın tükeneceğinin biçimsel olasılığı üzerinde düşünmezler; sadece onları radikal olarak genişletmek isterler.”

Milan Kundera’da Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabıyla , “pleiad” bir romancı olduğunu en güzel şekliye görebilmekteyiz.

Kaynaklar
1. Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Mehmet Şerif AKAYDIN Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Grubu Eğitimi

Var olan herseyi Tanrimi yaratti?

Bir universite profesoru ogrencilerine su soruyu sorar;-'Var olan herseyi Tanrimi yaratti?'Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar.-'Evet herseyi Tanri yaratti!'Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine 'evet efendim ' diye......yanitlar.Profesor devam eder; -'Eger herseyi yaratan Tanri ise veseytan varolduguna gore seytani da Tanri yaratmis olur vecalismalarimizda uyguladigimiz 'Kesinlestirme'prensibine gore de Tanriseytandir.Ogrenci boyle bir onerme karsisinda sasirir ve yerineoturur.Profesor ise ogrencilerine bir kez daha Tanri'nin icindekikaderin bir efsane oldugunu kanitlamaktan oturu oldukca mutludur.Buarada bir ogrenci ayaga kalkar ve -Bir soru sorabilirmiyim profesor?der.Profesorde sorabilecegini soyler.Ogrenci ayaga kalkar ve 'Soguk varmidir? diye sorar.Profesor; -'Nasilbir soru bu boyle,tabiki vardir ' diyeyanitlar. 'Sen hic soguktanusumedinmi?'Ogrenci ; 'Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur.yasamda/realitede biz sogugu sicakligin yoklugu olarakdusunuruz.Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir sekildeenerji iletiyorsa onu deneyimler.Ornegin,Absolute 0 (-460 derece F)sicakligin kesin yoklugudur (hic olmadigi seviyedir).Tum maddelerin buseviyede reaksiyon verme ozellikleri bozulur ve degisir.Soguk yoktur,oyalnizca sicakligin yoklugunda duyumsadiklarimizi tarif etmek icinyarattigimiz bir kelimedir' der ve devam eder, - Profesor, karanlikvarmidir?Profesor ;-'Tabiki vardir'. Ogrenci yanitlar,-'Korkarim gene yaniliyorsunuz efendim.Cunku,Karanlik tayoktur.Yasamda/realitede karanlik isigin yoklugudur.Biz isik uzerindecalisabiliriz ama karanligi calisamayiz.Gercekte,biz Newton'unprizmasini kullanarak beyaz isigi kirar ve renklerin cesitli dalgauzunluklari uzerinde calisabiliriz.Ama karanligi olcemeyiz.Bir basitisik isini karanlik bir mekani aydinlatarak karanligi kirmis olur yanikaranligi gecersiz kilar. Siz belli bir mekanin/uzayin ne kadarkaranlik oldugundan nasil emin olursunuz? Isigin miktarini olcersiniz!Bu dogrudur degilmi? Karanlik insanlik tarafindan , isigin olmadigiyer/mekan icin kullanilan bir kelimedir. Son olarak ogrenci profesoregene sorar; -'Efendim seytan varmidir? Bu kez profesor pek eminolamamakla birlikte yanitlar; -'Tabiki, acikladigim gibi, biz onu hergun ,her yerde onu goruruz.Seytan/kotuluk bir kisinin baska bir kisiyeher gun sergiledigi insaniyetsizliginin bir ornegidir.O , dunyadakiislenmis tum suclarda,siddette yer alir.Bunlarin tumu seytaninkendisinden baska bir sey de degildir.' der. Ogrenci devam eder;-'Seytan yoktur efendim.Yani o kendi basina yoktur. Seytan basitolarak Tanrinin yoklugudur.O aynen karanlik ve soguk ta oldugu gibiinsanin tanrinin yoklugunu tarif etmek uzere yarattigi bir kelimedenibarettir.Tanri seytani yaratmadi. Seytan/kotuluk insanin tanrisalsevgiyi yureginde duyumsamadigi zaman deneyimlediklerinin birsonucudur.O aynen sicakligin olmadigi yere gelen soguk ya da isiginolmadigi yere gelen karanlik gibidir.Profesor yerine oturur.>>>Genc ogrencinin adi Albert Einstein'dır.

30 Eylül 2010 Perşembe

Cejna Zimanê Kurdî - Kürt Dil Bayramı



Cejna Zimanê Kurdî

Ji bo her gelî nirxên pîroz hene. Ziman yek ji van nirxan e ku hebûna gel bi xwe ye. Netewe dikarin bi zimanê xwe hebûna xwe biparêzin û bi vî rengî xwe mayînde bikin.

Dagirkerên ku xwestine neteweyekê ji holê rakin pêşî qedexe danîne ser zimanê wan.

Gelê kurd di teveka dîroka xwe de bi dagirkeriyê re rû bi rû maye lê ji ber ku xwedî zimanekî dewlemen u xwedî bingeheke qewînin nikaribun vê daxwaziya xwe bênin cih.

Gelê kurd bi parastina zimanê xwe, xwe jî parastiye. Neteweya kurd hebûna xwe deyndarî zimanê xwe ye.

Di jiyana her gelî de roj û cejnên taybet hene. Ji van cejnan hin jê cejnên olî ne, hin jî cejnên neteweyî ne. Di jiyana gelê Kurd de jî 15'ê Gulanê roja Cejna Zimanê Kurdî ye.

Ev roj wekî cejneke neteweyî ji aliyê gelê Kurd ve tê pîrozkirin. Sedem ku 15'ê Gulanê roja derketina kovara HAWAR'ê ye, ev roj wekî roja Cejna Zimanê Kurdî hatiye diyarkirin.

Her çiqas hin derdor 14'ê Gulanê wekî roja Cejna Zimanê Kurdî bibînin jî, tu wateyeke 14'ê Gulanê ji bo zimanê kurdî tune ye û gelê kurd vê rojê wekî roja cejna zimanê xwe nabîne.

Ez bang li hemû Gelê Kurd dikin ku îsal ji her salê bêtir di navbera 15-22'ê Gulanê de beşdarî çalakiyên Cejna zimanê Kurdî bibin û têkoşîna parastin û pêşxistina zimanû xwe bigihînin lûtkeya herî jor.

Roj roja xwedîlêderketina zimanê kurdî ye

Roj roja bilindkirina têkoşîna parastin û pêşxistina zimanê Kurdî ye û roj roja bilindkirina têkoşîna azadiya zimanê Kurdî ye.
Em ji niha ve 15'ê gulanê Cejna zimanê Kurdî li hemû gelê xwe pîroz dikin û hemû gelê xwe vedixwînin pîrozbahiyên Cejna Zimanê Kurdî...XELÎL.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Kürtlerin İslamlaşma Süreci ve Kürt Sahabeler



Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık

Birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Kim tağutu

Azgınlığı reddederek Allaha inanırsa kopması söz
Konusu olmayan, sapasaglam bir kulpa yapışmıştır.
Hiç kuşkusuz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
Bakara 286



Cihâd: 'Cehd' veya 'cühd' kökünden türeyen 'cihad', Kur'an'ın anahtar kavramlarından biridir. Cihad kelimesi Kur'an'da farklı formlarda kırk bir yerde geçer. Cehd veya cühd, kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret etmek, zorluklara karşı çaba göstermek, çalışmak gibi anlamlara gelir. Aynı kökten türeyen 'cihad veya mücahede' sözlükte, düşmanın saldırısına karşı koymak üzere elinden geleni yapmak, bütün gayreti harcamak demektir.


Kelimenin sözlük anlamından da anlaşıldığı gibi 'cihad' bir saldırı değil, olabilecek bir saldırıya karşı yapılan savunmadır. Bu saldırıyı savabilmek üzere çaba göstermek, çalışmaktır.
İslam'ın cihad felsefesi, toplumları köleleştirmek için değil, köleliği ortadan kaldırmak, kula kulluğu önlemek adına gerçekleştirilen bir eylemdir. İddia edile geldiği gibi İslam'ın cihad felsefesi sömürgecilerin ki gibi olsaydı, İslam ordularının fethettikleri ülkeleri talan etmeleri yanında, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini de sömürmeleri gerekirdi. Ama Müslümanlar, fethettikleri ülkelere adalet, özgürlük, eğitim, sanat ve ekonomik anlamda kalkınma götürmüştür. Tarihsel gerçekliğe baktığımızda İslami hayat felsefesi, genel anlamda toplulukların dillerini, tarihlerini ve kültürlerini koruma altına almış; özellikle de Kürd dili ve kültürü İslam'la korunmuştur.
Fetih: Açma, yol gösterme, genişletme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaşma anlamlarına gelir. Fetih İslam'ın temel kavramlarından biridir. Müslümanlara mahsus bir durumu ifade eder. Başka milletlerin işgal, istila, sömürge gibi çeşitli anlamalara gelen kavramları kullanmalarına karşılık Kur'an'ın fetih kavramını kullanması çok manidardır. 


Fetih'in mantığı ve işgalin mantığı arasında %100 zıtlık vardır. Birinin mantığı, kan, gözyaşı ve esaret üzerine kuruluyken, diğerinin mantığı Adalet, Özgürlük ve Bağımsızlık üzerine kuruludur. Fetih, silah zoruyla kazanılabilinecekbir olgu olmaktan ziyade bireyin ve toplumların kendini güzele yönelik inşa etmesiyle son bulan bir gerçekliktir.Ortadoğu'nun büyük bir bölümü Roma ve Sasanilerin sömürgesinin altındayken İslami fetihler sayesinde Ortadoğu halkları özgürlüklerine kavuşmuşlardır. 


İslami fetihler sonucu sömürgecilerin zulmünden kurtulan toplumlar, elde ettikleri özgürlükler sayesinde Dil, Tarih, Siyaset ve Edebiyat alanlarında büyük mesafeler kat etmişlerdir.
İşgal kavramı üzerine düşünüldüğünde emperyalistlerin işgal ettikleri toplumlarda görülen karakteristik özellikler genelde birbirlerine benzerler, bu özelliklerden bazıları şunlardır.
1. İşgal altındaki halkın güven sorunu yaşaması ve dahi kendi kendilerine olan güvenlerini yitirmeleri.
2. Geleceğe dair umutsuzluk duygusu ve karamsarlık algısının yerleşmesi.
3. Aşağılık kompleksine kapılıp kendi değer yargılarının dahi artık ciddi bir anlam ifade etmemesi.
4. İşgal altındaki toplumlarda zülüm görenler açısından zulmün doğallık kazanıp, alışkanlık haline gelmesi. 


İslami fetihler açısından düşünüldüğünde bu saydığımız özelliklerin hiçbiri İslam ordularının fethettikleri toplumlarda görülmemiştir. Fetih öncesi dönemde toplumda var olan bu olumsuzluklar, fetihlerden sonra yaşanan yoğun çabanın ardından giderilmiştir.
İsmail Beşikçinin deyimiyle, sömürgecilerin sömürdükleri toplumlara uyguladıkları yöntem, “böl, parçala, yönet” iken; üçüncü dünya sömürgecilerinde bu durum, “böl, parçala, yok et” mantığına dönüşür. İşgal ve sömürge mantığıyla, fetih mantığı arasındaki farklılık açıkça ortadadır. İslam, toplumların farklı yapısını Allah'ın yaratma zenginlikleri olarak değerlendirmektedir ve bu zenginliklerin korunması, İslam'ı hayat nizamı olarak kabul edenlerin öncelikli görevleri arasında yer almaktadır/almalıdır. 


“O'nun delillerinden biri de, göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin ayrı ayrı olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.” (RUM SURESİ 22)
Müslüman fertler, Kur'an'i bakış açısının getirisi olarak bu alemdeki yaşamın bir imtihan olduğunun farkında olarak yaşamını sürdürür. Bu imtihanın gerçeklerinden biri de toplumların dilleri ve renklerinin farklılığıdır. Müslüman birey bu farklılığı yaratıcının, yaratmasının bir zenginliği olarak algılar. Nitekim yine Kur'an'ın emrettiği gibi dillerimizin ve renklerimizin farklılığı, bir üstünlük aracı olarak asla değerlendirilemez. Farklı dillere ve renklere sahip olmamızın nedenlerinden biride, yaratıcının ifadesiyle birbirimizi tanımamıza aracı olmasıdır, bunların üstünlük aracı olarak kullanılması tevhidi ilkelere aykırılık arz eder.
Kürtlerin İslamlaşma Sürecini iki başlık altında inceleyebiliriz. Birincisi bireysel olarak Müslüman olan Kürt sahabeler, ikincisi fetih hareketleri neticesinde Müslüman olan Kürtler. 


Kürt Sahabeler
Kürtlerin İslamlaşma süreci, Hz. peygamber döneminde bireysel olarak Müslüman olan Kürtlerle başlar. Siyasal ve politik kaygıların zaman zaman dinin önüne geçtiği bir hakikattir. Ne yazık ki siyasal nedenlerin doğurduğu ambargoya maruz kalan sahabelerden biride Caban el kürdi oğlu Meymun el kürdi ve Zozan isminde bir bayan sahabe'dir. 


Caban el kürdi isimli sahabe, Hz. peygamber zamanında Müslüman olan ilk Kürtlerdendir. Ne hikmetse İslami kaynaklarda caban el kürdi caban el surdi olarak değiştirilmiştir. Bunun nedenleri sorulduğunda alınan klasik cevaplar hazır ve tekdüzedir; ya bir yazım hatası, ya da basım hatası diye geçiştirilmiştir. Maalesef günümüzde birçok dini yayınevi ve matbaalar İslam'ı ve İslami değerleri kendi politik çıkarlarına kurban etmekten çekinmemişlerdir. Türkler, Araplar ve Farslar, İslam'ı kabul ederken kendi İslam öncesi din ve geleneklerinin bir bölümünü de İslamlaştırmışlardır. Mısırlı yazar Dr. Fehmi Şinavi, “İslam Ümmetinin Yetimleri Kürtler” isimli kitabında şöyle der: “Araplar, Farslar ve Türkler, İslam'ı kendi devlet siyasetlerine sürekli kurban etmişlerdir ama Kürtlerin, İslam'ı kurban edecekleri bir devletleri olmadığından dolayı Kürtlerdeki İslam algılayışı diğerlerinkinden daha durudur.” 


Hz peygamber'in şu meşhur hadisini rivayet eden sahabe Caban el kürdi'dir. “Sizlere iki ağır ve paha biçilmez emanet bırakıyorum: Kitabullah ve Siretimdir. Bu ikisi asla birbirinden ayrılmaz ve Havzada birlikte bana gelirler'' hadisini, Caban el Kürdi'den sonra yaşayan Tirmizi, Cabir b. Abdullah'tan nakletmiştir. 


Caban el Kürdi Bazen bölgesine atanan ilk validir. Aynı zamanda İslam tarihinde ilk olarak atanan valilerdendir. 


Hafız el-Heysemî'nin -Taberanî'den (el-Mucemu'l-Evsat,13/471-şamile) aktararak- bildirdiğine göre, Ebu Hulde şöyle demiştir: “Bir gün Meymun el-Kürdî ile birlikte Malik b. Dinar'ın yanında idik. Malik(Meymun el-Kürdî'yı kast ederek): 'Şeyh neden babasından bir şey anlatmıyor. (sonra kendisine dönerek): Biliyorsun, senin baban Hz. Peygamber(a.s.m)'i görmüş, ondan hadis duymuş bir kimsedir.' Meymun el-Kürdî cevap olarak şöyle dedi: 'Babam, birşey fazla veya eksik söyleyecek korkusuyla bize Hz. Peygamber(a.s.m)'den pek fazla bir şey anlatmaz ve Resulullah'dan “Kim bilerek yalan yere bana bir söz uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisini işittiğini, bunun için hadis rivayet etmekten çekindiğini, söylerdi” (bk. Taberanî, el-Mucemu'l-Evsat). Heysemî, bu rivayetin sıhhatine hükmetmiştir (bk. Mecmau'z-Zevaid, 1/148).
Taberanî de el-Mucemu's-Sağir ve el-Mucamu'l-Evsat adlı eserlerinde kaydettiği bir hadis rivayetinde “Meymun el-Kurdî”nin adını zikretmiştir. Söz konusu hadisi, Meymun el-kurdî babasından(Ebu Meymun Câbân) o da Hz. Peygamber(a.s.m)'den nakletmiştir. Taberanî, Ebu Meymun'un Hz. Peygamber (a.s.m)'den yalnız bu hadisi rivayet ettiğini de bildirmiştir (el-mucemu's-sağir, 1/114; el-Evsat, 4/380-şamile). Hafız el-Heysemî, bu rivayet zincirindeki bütün adamların sika/sağlam olduklarını söylemiştir (bk. Mecmauz'Zevaid, 4/132).
Kürtlerin İslamlaşma süreciyle ilgili bir çok spekülatif bilgi, Kürt Tarihi kitaplarında geçmektedir. Bu bilgilerin çoğu modernist Kürt aydınlarının İslam'a karşı olan önyargılarından kaynaklanmaktadır. Kürdistan tarihi kitaplarında iddia edildiği gibi İslam orduları ve Kürtler iki ayrı güç olarak tarih sahnesinde birbiriyle hiç karşılaşmamışlardır. 


Bunun en önemli nedenlerinden biri, Kürtler o tarihte zaten Bizans ve Pers imparatorluklarının sömürgesi altındadır. Sömürge konumunda olan Kürtler, Sasani ve Bizans imparatorluğun katıldığı savaşlara gönüllü değil zorunlu katılmışlar, zorunlu olarak katıldıkları savaşlarda Bizans ve Sasani'ler adına İslam ordularıyla savaşmışlardır. İddia edilenlerin aksine, İslam orduları aynı zamanda Kürtleri sömürgeleştiren Bizans ve Sasani imparatorluklarıyla savaşmıştır.
Kürtlerin ilk olarak İslam ordularıyla karşılaşmaları, Kadisiye savaşına denk gelmektedir. Kadisiye savaşı, Müslümanlar ile Sasani imparatorluğu arasında gerçekleşen bir savaştır. Sasaniler İslam ordularıyla karşılaştıklarında askerlerinin ayaklarını iplerle sıkı sıkıya bağlayarak askerlerinin kaçmasını engellemeye çalıştılar. Aslında bu teknik, savaş meydanlarında sayıca az olan orduların sayıca çok olan ordulara karşı başvurdukları bir yöntemdir ama Sasaniler, İslam ordularından sayıca çok daha fazla olmalarına rağmen böyle bir yönteme başvurmuşlardır. Sasanilerin sömürgeleştirdikleri topluluklara uyguladıkları sosyal, siyasal ve ekonomik baskıların doruğa çıktığı bir dönemde gerçekleşen bu savaş, İslam ordularının galibiyetiyle sonuçlanmıştır.
İslam öncesi dönemde, Kürtlere karşı gerçekleştirilen katliamlara bir göz atacak olursak karşılaşacağımız tablonun ne kadar vahim olduğunu anlayacağız. Kürdistan'ı kendi egemenlikleri altına almak için sayısız seferler yapan Roma ve Sasani imparatorluluklarının, Kürdistan coğrafyasını defalarca yağmalayıp katliamdan geçirdikleri bilinmektedir. Bu bölge tarihinde birçok kez karşılıklı olarak yağmalandı, yakılıp yıkıldı. Amid(Diyarbekir), Nisebin(Nusaybin), Farkîn (Silvan), Urfa(Riha) gibi önemli kentler bir çok kez el değiştirdi ve halk katliamlar yaşadı. Amid, Diyarbekir kenti 359 yılında 73 günlük bir kuşatmadan sonra ele geçirilince, kent halkı kılıçtan geçirildi ve bir bölümü de esir edildi. Yine hükümdarları Kavad'ın komutasında 502 yılında Amid'i kuşatıp ele geçiren İranlıların 80,000 kişiyi öldürdükleri belirtilmekte. Romalılarında yaptıkları bundan farklı değildi. Bir keresinde bir Romalı komutan, 12 yaşından büyük bütün erkeklerin öldürülmesi emrini vermiştir. Bir başka sefer Xerzan (Siirt) yöresinde 70,000 kişiyi tutsak edilip götürülmüştür. Ayrıca bölge 4. yüzyılın sonlarında Ak hunların saldırısına uğramış ve ciddi bir yağmaya maruz kalmıştır. 


Tarihten günümüze Kürdistan'ın yeraltı ve yer üstü zenginlikleri emperyalistlerin iştahını sürekli kabartmıştır. Kürdistan coğrafyasında gerçekleştirilen emperyalist bölüşümün yarattığı sarsıntılar ve yıkım, İslam ordularıyla gelen kısmi adaletin ve fıtri özgürlüğün yarattığı insani yaşamla kıyaslanamaz bile. İslamlaşma süreciyle elde edinilen kazanımlar, birkaç yüzyıl içinde Kürd'lerin tarih sahnesine tekrar çıkmalarına ve Mezopotamya'ya damgalarını vurmalarına neden olmuştur.
Bu şartların yaşandığı bir Kurdistan'da, İslam orduları tarafından kaldırılan Roma ve Sasani zulmü aşikârken, İslam Ordularının Kurdistan'ı işgal ettiklerini iddia etmek ve Kürtlerin, Müslümanlar tarafından katliamdan geçirildiği iddiasında bulunanların elinde sadece Süleymaniye'de bir deri parçasının üzerine yazılı bir beyitten başka bir şey yoktur. Bu şiirin hangi tarihte ve kim tarafından yazıldığına dair hiçbir bilgi söz konusu değilken Roma ve Sasani'lerin yaptığı vahşetleri Müslümanlara mal etmek ne kadar insafla örtüşür. Bahsi geçmişken o şiirin Türkçesini de verelim: 


“Hürmüz gahlar virane oldu, ateşler söndü
Büyük büyükler saklandılar
Sitemkâr Araplar her tarafı harap ettiler
Hatta şehri zora yetiştiler

Kadınlar kızları esir götürdüler

Azad erkekleri kana boyadılar
Zerdeştin ayini sahipsiz kaldı
Hürmüz kimseye yardım etmedi.” 


Gerek Romalıların, gerekse Sasanilerin, hem kendi aralarında yaptıkları savaşlarda hem de nüfuz alanlarını genişletebilmeleri adına yaptıkları savaşlarda, kurbanları sürekli Kürtler olmuştur. Kürtler başkalarının savaşlarının mağduru ve kurbanları olmuşlardır. İslam, Kürtlerin asırlık acılarına son vermiştir. İslam orduları, Roma ve Sasani İmparatorluğunun sömürgesindeki Kürdistan bölgelerine girdiğinde Kürdlerden İslam ordularına karşı hiçbir saldırıya rastlanılmaz. Amid, Meyafarkin, Merdin, Hakkâri, Wan ve birçok Kürdistan şehri İslam ordularına direnmeden teslim olmuşlardır. Kürdistan'ın birçok şehirleri savaşsız bir şekilde, sulh yoluyla İslam ordularının egemenliği altına girmişlerdir.


KAYNAKÇA:

K. Burkay: Kürtler ve Kürdistan
E. Xemgîn: Kürdistan Tarihi
H.K. Ece: Kur'an'ın Temel Kavramları
A. Demir: İslamın anadoluya girişi

27 Ağustos 2010 Cuma

Akıllı Delilik

 Sizlerde aynı şeyi yapabilmelisiniz; deliliği elden bırakmadan normal
insanlar gibi davranın. Farklı olmak riskini göze alın, ama bunu fazla
dikkat çekmeden başarmaya bakın. Gözünüzü şu çiçekten ayırmayın, gerçek
"ben"in ortaya çıkmasına izin verin. Gerçek ben nedir? İçindeki sen
,başkalarının biçimlendirmediği sen.
...-PAULO  COELHO-
 
 
 
 
Krallıkla yönetilen bir hayali ülke vardır.

Müneccimbaşı bir gün rüya görür ve gördüğü rüyayı şöyle tabir eder: Yağmurlar yağacak ve bu yağmur sularının bulaştığı sulardan içen herkes delirecektir.

Ülkenin Kralı bunun üzerine sarayın sarnıçla...rını temiz, insanların akıllılığını sürdürebilmelerine yetecek kadar su depo ettirir. Vakit gelir, yağmurlar yağar; bütün dereler, ırmaklar insanları delirten bu suyla dolar. Halk bir süre depoladığı suyla idare eder. Bir süre de susuz yaşamaya çalışır. Fakat susuzluk öyle bir noktaya gelir ki, delilik suyundan herkes içmek zorunda kalır.

Bütün halk delirmiştir.

Saray ise daha uzun bir süre akıllı kalmayı sürdürebilir: Fakat bu kez de halk saraydakileri ‘deli’ olarak adlandırmıştır. Sarayın sarnıçlarındaki su da giderek azalır, gün gelir tükenir. Kralın komutanları, vezirleri başta olmak üzere bütün yakınları, akraba ve taallukatı delirtici sudan içer.

Sarayda sadece Kral akıllı olarak kalmıştır.

KRAL- (Düşünce içinde) Evet, benim için yapılabilecek en iyi şey bu galiba. Delilik, dediğin gibi, bana Kraliçe ve halkla beraber rahat bir hayat veriyor. Peki akıl ne veriyor bana!

VEZİR- Hiç! Sizi halktan uzaklaştırıyor ve halk nazarında deli gösteriyor.

KRAL- Öyleyse deliliği seçmemem deliliktir.

VEZİR- Ben de bunu söylüyordum.

KRAL- Bilakis deliliği seçmek en akıllıca iş!

VEZİR- Şüphesiz.

KRAL- Öyleyse, akıllılıkla delilik arasındaki fark ne?

VEZİR- (Hayrete düşer) Bekle biraz, (Bir an düşünür) Bu farkı açıklayamam.

KRAL- (Aceleyle) Şu nehrin suyundan bir bardak da bana getir. Haydi!

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Dil Ji Min Bir - MELAYÊ CIZÎRÎ




Şox û Şengê Zuhrerengê

Şox û şengê zuhrerengê
Dil ji min bir dil ji min
Awirên heybet pilingê
Dil ji min bir dil ji min

Wê şepalê miskê xalê
Dêmdûrê gerden şemalê
Cebheta biskan sema lê
Dil ji min bir dil ji min

Zulf û xalan nûn û dalan
Wan ji min dil bir bi talan
Goşeyê qewsê hilalan
Dil ji min bir dil ji min

Dên nedîrê bo 'ebîrê
Xemrî û gîs û herîrê
Sîne kir amancê tîrê
Dil ji min bir dil ji min

Surşirînê nazenînê
Kuştim û nakit yeqînê
Wê bi çengala evînê
Dil ji min bir dil ji min

Fetl û taban da xuraban
Ebleq û cohtê şebaban
Dame ber pence û kulaban
Dil ji min bir dil ji min

Xweşxeramê ez xulamê
Nazikê şîrînkelamê
Tûtiya eywanmeqamê
Dil ji min bir dil ji min

Mahirûyê miskiboyê
Surpilingê şêrixûyê
Wê bi zulfa şubhê goyê
Dil ji min bir dil ji min

Herdu weşman naz û xeşman
Kê ji ber wan 'eql û hiş man
Sa'eta min dî bi çeşman
Dil ji min bir dil ji min

Mahitabê afitabê
Dêm ji roj û şeb niqabê
Xweş bi çengal û kulabê
Dil ji min bir dil ji min

Serwinazê serferazê
Şubhê zêr remza mecazê
Dame ber çakûç û gazê
Dil ji min bir dil ji min

Bejn û bala tûx û 'ala
Min kirin vêk ra mutala
Çîçeka terhîn-i wala
Dil ji min bir dil ji min

Mîrê xazî şîrê tazî
Vêk-i ran min dî bi bazî
Kir li me j' xeflet ve gazî
Dil ji min bir dil ji min

Şîr û xişt in zulf û qişt in
Hin veşarin hin vehiştin
Pehlewanan dest vemiştin
Dil ji min bir dil ji min

Rohniya çehvên Melayî
Ew tecellaya te dayî
Ya ji Ehmed dil revayî
Dil ji min bir dil ji min

Melayê Cizîrî

5 Mart 2010 Cuma

Çoban Dede Mitolojisi

Çoban Dede Mitolojisi

Günümüze kadar kuşaktan kuşağa aktarılan ve halkın hayal gücünden doğan olağanüstü nitelikteki Çoban Dede öyküsünü gelecek nesillere aktarmak için araştırıp yayınlamayı uygun gördük. K. Maraş'ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü yakınında bulunan Çoban Dede resimdede görüldüğü gibi dikili bir tarzda duran büyük bir taş kütlesidir. Çevresine göre yüksek bir tepede bulunan Çoban Dede'yi 20-30 kilometre'lik bir uzaklıktan bile çıplak gözle görmek mümkündür. Bulunduğu alan itibariyle ilginç görünümü ve çevresindeki diğer taşlardan benzersiz yapısıyla ziyaret edenlere ve piknik yerine mekan olan Çoban Dede'nin kısaca öyküsü şöledir;

Bir gün Çoban Dede sürüsünü otlatarak yukarıda adı geçen bölgeye gelir, Öğleye doğru sıcakların artmasıyla birlikte hem çobanda hemde sürüsünde susuzluk baş gösterir. Yazları sıcak ve kurak geçen bu bölge'nin su kaynakları bakımındaki zayıflığı Çoban Dede'yi zor durumda bırakır. Çareyi Tanrıya yalvarmakta bulur. Ve Tanrıya şöyle seslenir; "Ey Xude eğer ku ta la seri fi çiya avaka sar ja kaniyekedamını, pazimın aze jatara haft miyan ba kurban kıma." (Ey Tanrım eğer bu dağın başında bir çeşmeden soğuk bir su bana ve sürüme verirsen sana yedi tane koyunumu kurban adayacağım.) Tanrı Çoban Dede'nin bu dileğini hemen yerine getirir.




Dağın tepesinden bir pınardan buz gibi sular akmaya başlar. Çoban Dede pınarın gözünde (çavi) koyunlar ise havuzlardan (dılav) kana kana su içerler. Dilek yerine gelmiştir. Sıra gelir Tanrı'ya verilen sözün yerine getirilmesine, Çoban Dede verdiği söze sadık kalmaz, Tanrı'ya kurban adayacağı yedi koyun yerine elbisesinde yakaladığı yedi tane biti kurban adar. Bu duruma kızan Tanrı verdiği sözü yerine getirmeyen Çoban Dede'yi sürüsüyle birlikte taş haline getirerek cezalandırır. Söylenceye göre tanrı tarafından cezalandırılan Çoban Dede yukarıdaki resimde görüldüğü gibi büyük bir taş kütlesine dönüşür. Ortadaki uzun ve büyük taş Çoban Dede'yi etrafındaki küçük taşlar ise koyunları simgelemektedir.

Her ne kadar öykü yaşanmış bir olay gibi aktarılsada, mitolojik bir öğe olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilindiği gibi toplumların yarattığı mitolojilerin coğrafya koşulları, üretimle olan ilişkileri ve kültürel değerleriyle sıkı bir bağı vardır. Adı geçen yerlerin coğrafya koşulları göz önüne alındığında su kaynakları bakımından zayıf olması üretim biçiminin tarım ve hayvancılık ilması ve yine toplumumuzdaki gelenek ve göreneklere göre verdiği sözü yerine getirmeyenlerin ayıplanması gibi olguları bir bütün olarak Çoban Dede mitolojisinde görmek mümkündür.

Mehmet Kömür

25 Şubat 2010 Perşembe

Midyat Tarihi



MİDYAT TARİHİ
 

Tarihte Midyat
         İlçemiz Midyat'ın  coğrafi olarak konumu, doğusunda Dargeçit ilçesi, batısında Ömerli ilçesi, kuzeybatısında Savur ilçesi, kuzeyinde  Batman iline bağlı Gercüş ilçesi, güneyinde Nusaybin ilçesi, güney doğusunda ise Şırnak  iline bağlı İdil ilçesi yer almaktadır.  Bu ad, ibadet edenlerin dağı, diyarı anlamında kullanılır. Bu bölgenin yüzölçümü 10.000 Km2'den fazladır.
 
         İlçemizin ismi ve ilk kuruluşu konusunda, değişik görüşler bulunmaktadır. Bazı kaynaklara göre, İlçenin adı bir çok değişimlerden sonra Farsça, Arapça ve Süryanice karışımından meydana gelmiş "AYNA" anlamına gelmektedir.
 
       Başka bir rivayete göre de Midyat, Mağaralar Kenti anlamına gelen " MATİATE" kelimesinden ismini almıştır. Bu görüşü ileri sürenler, "MATİATE" isminin Asur yazıtlarında M.Ö. 9.Yüzyılda geçtiğini ifade etmektedirler. Bu görüşe paralel olarak Midyat'ta ilk yerleşim yerinin mağaralar olduğunu gösteren "Elath" mevkiinin (Midyat'a 3 Km. uzaklıkta ve Acırlı Beldesi yakınında bulunan Ziyaret-Mesire Yeri) Romalılar döneminden günümüze kadar geldiği söylenmektedir.
Mor Yakup Kilisesi
           
       1973 Mardin İl yıllığında İlçenin tarihçesi hakkında şu bilgiler yer almaktadır: Orta Asya'dan göçüp Anadolu'ya gelen Eti Türkleri, Mezopotamya dediğimiz Dicle ve Fırat Nehirleri arasında yer alan  ve verimli topraklara sahip olan bölgeye yerleşmişlerdir. ( M.Ö. 2000 yıllarında ) Bölgeden geçişleri sırasında Midyat'ı  büyük bir mağara şehri halinde kurup, hayvanlarını da burada barındırmışlardır. Midyat'ın altındaki mağaralar o devirlerde barınak olarak kullanılmışlardır. Bu mağaraların birbirleri ile bağlantıları vardır. Daha sonraları bu bölgeye Orta Asya  Türklerinin öncü göçebeleri olan Komuk Türkleri gelip yerleşir.

            Bölgeye gelip yerleşen Komuklar, asırlarca Asurilerle savaşmışlardır. Bu dönemlerde Asurilerin birkaç defa bölgeyi ele geçirdiği görülmektedir. Ancak bu istilaları pek uzun sürmez ve her defasında çekilmek zorunda kalmışlardır. Nitekim Asur Hükümdarı Tıglatninip zamanında Komuklar, tamamen duruma hakim olmuşlardır. M.Ö. 500-100 yılları arasında bölge, değişik kavimlerin istilasına uğramıştır. Makedonyalılar, Persler, Romalılar bu bölgede hüküm sürmüşlerdir. Midyat' ın asıl meskun hale gelişi veya bölge olarak kuruluşu Selefkuslar devrine rastlamaktadır (M.Ö.180 Yılları).
Meryemana Kilisesi
         M.S. V. yy kadar Hıristiyanlık bölgeye hakim olmuştur. VI. asırdan sonra, İslamiyet' in yayılışı ile birlikte Arap akınları başlamış ve VII. yüzyılda Halit B. Velid orduları bölgeyi fethetmişlerdir. Abbasiler döneminde bölgede imar ve kalkınma hareketleri görülmüştür. Midyat köylerinin ekserisi Harun El Reşit döneminde kurulmuştur. Harun El Reşit'in oğlu Memun'un Türk-Arap karışımı olarak kurduğu büyük bir ordu Cizre-Mardin eski patika yolu boyunca yüz karakola yerleştirilmiştir. Mahalmiler böyle doğmuşlardır. Midyat ve çevresindeki köylere verilen "MAHALMİ" adı buradan gelmektedir. Mahalmi; yüz mahalle, yüz yer, yüz ordugah anlamına gelir ve bugün de Cizre'den Mardin'e kadar eski patika yolu, özellikle eski Bağdat yolu üzerindeki ( bu kervan yolu üzerindeki) bu köyler, Türkçe, Süryanice ve ağırlıklı olarak Arapça karışımı Mahalmice diye tabir edilen bir dili konuşur. Bu köyler: Söğütlü, Şenköy, Acırlı, Çavuşlu, Sarıkaya, Gelinkaya, Düzgeçit, Ovabaşı, Ziyaret, Estel Kesimi, Yolbaşı, Sarıköy, Düzova, Yayvantepe, Eğlence, Pelitli'dir.
           Mahalmice konuşan bu köylerimizin sakinleri konusunda başka görüşler de vardır. Bir görüşe göre bunlar, Necef Çölünde yaşayan cengaver ve savaşçı Benihilal kabilelerinden. Büyük bir kısmının Orta Asyalı Türklerden olduğu da rivayet edilir. Cizre ile Mardin arasında Midyat bölgesinde yerleştirmekle Bizans'a karşı hem savunma hem de futuhat politikası takip etmiş olan Memun, Estel Camii'ni ve Derizbin (Acırlı) Camii'ni inşa ettirmiştir.
         
         Prof. H. Hollerweger' e göre, Mardin'in doğusuna ve Midyat'ın batısına düşen Mhalmoye'nin bir çok büyük köyü, 1209 yılından önce Hıristiyanlıktan İslamiyet'e geçmişlerdir.
 
        XI. yüzyılda Artuk Devleti genişleyerek, batıda Halep, doğuda Musul ve Bitlis, Kuzeyde Harput (Elazığ), güneyde Darzuru içine alır.İşte Midyat da, bu dönemde Mardin, Hasankeyf ve Musul eyaletleri arasında irtibat vazifesi gören bir bölge olarak en parlak devirlerinden birini yaşamıştır. Bu tarihte bölgenin merkezi Derizbin ( Acırlı ) köyüdür. Derizbin beyleri Artukoğullarına bağlı yarı müstakil bir beylik olarak hüküm sürüyorlardı. Mervaniler ve Eyyübiler'den sonra Midyat 1535 yılında Bıyıklı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından ele geçirilmiştir. 1838 yılında Diyarbakır Valisi Ali Paşa tarafından ziyaret edilen Midyat'ta, bir redif taburu teşkil edilir.
         1810 yılında ilçe olan Midyat, 1915'te Cevat Paşa tarafından  imar görülmüştür. Askeri Kışla, Cevat  Paşa Camii ve Ulu Camii bu dönemde inşa edilmiştir.
 
 Tarihte Mardin
  Mardin'in esas adı, bazı tarihi kaynaklara göre "Merdin" olarak  geçmektedir.Bu tarihi şehir Mardin Eşiği adı verilen kenar kıvrımlar kabarıntısının güney kanadında, geriden çok sarp  dikenliklerle çevrili bir yamaçta, ortalama 1300 metre yükseklikte  kurulmuştur.
 

            Huriler İ.Ö. XXX. yüzyılda yöreye gelip yerleşmişler. Hurriler' den sonra Mitanni halkı, onların ardından da Asurlular'ın yönetimine geçen Mardin ve yöresi İ.Ö. IV.yy..'nın ikinci yarısında başlayarak Pers Kralı Keyhüsrev II.'nin İ.Ö. 331'den İskender &8216;in , onun ölümü üzerine de komutanlarından Seleukos'un egemenliği altına girmiştir.
            İ.Ö. II.yy.. yarısından başlayan karışıklıklar sırasında Arami halkı, Abgar Beyliğini kurdu. Aynı yüzyılın sonlarına doğru Mardin, Romalılar ile Sasaniler arasındaki bir çok çatışmaya sahne oldu.  İ.S. 640' ta Hz. Ömer'in halifeliği sırasında İlyas B. Ganem adlı Arap komutanının emrindeki bir ordu, Mardin'i alarak Rum idaresine son vermiştir. Böylece Mardin ve ahalisi Müslüman Araplara geçmiştir. M.S. 692 yılında Abdulmelik zamanında Mardin, Emeviler'in eline geçer.  640'ta Araplar tarafından ele geçirilen kent XI. Yuzyılın sonlarında Selçuklu Devletine katılmıştır.
            Yavuz Sultan Selim döneminde Mardin, Osmanlıların hakimiyetine girmiştir. Osmanlı döneminde, Diyarbakır Eyaletine bağlı bir sancak idi. Mardin o dönemde kentin toplam nüfusu 43 binin üzerinde 24.000  kadarı Müslüman, geri kalanı Süryani, Yakubi, Nesturi, Keldani ve Yahudi idi.  1920 yılının başlarında Fransızlar Mardin'i denetimleri altına almayı deneselerde başarı sağlayamadılar.

  Mardin şehri, Sümerler,  Persler, Romalılar,  Bizans ve Türk-İslam Devletlerinin zaman zaman hakimiyetlerine bağlı hükümlerle idare edilmiştir.
    
Ulucami Mahallesinde bulunan Camii Kebir  M.S. 1176' da yaptırılmış. Zenciriye Medresesi ( M.S. 1385) Artukoğullarından günümüze kadar kalmıştır. Süryani Cemaatinin önemli bir mabedi olan Deyrulzafaran ise 1600 yıllık bir tarihe sahiptir. M.S. V. Asırda Arami ırkına mensup Süryaniler tarafından yapılmış olan bu Manastır, 1932 yılına kadar Süryani Kadim Cemaati' nin Patriklik Merkezi konumunda idi. 

                                                                         Kaynak:Midyat.gov.tr


16 Şubat 2010 Salı

Mezopotamya’nın simgesel dili: Dövme

Mezopotamya’nın simgesel dili: Dövme

Mitolojik mantık gereği, görünür görünmez her olgunun bir benzeri, bir eşi vardır. Bu yüzden masal, efsane ve mitolojiler mitolojik şifrelerle doludur. Soyut düşünceye erken ulaşmış Mezopotamya uygarlık merkezindeki motifler çoğunlukla simgeseldir. Göz deseni nazardan korunmayı, bolluk ve bereketi; yıldız mutluluğu; hayat ağacı figürü, yaşamı; kuş motifi yaşamı ve ruhu simgeler.“

Vücuda dövme yaptırma geleneği tüm Asya, Mezopotamya, Anadolu, Arabistan, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’da insanlığın karanlık dönemlerine kadar uzayan bir tarihi geçmişe sahiptir. Şamanizm, Paganizm, Animizm, Sabilik, Taoizm, Budizm, Manihaizm ve Zerdüştlük inançlarının derin izlerini taşır içinde dövmeler. Birer kutsal kitap sayfası, birer mitolojik öyküdür dövme motiflerinin, sembollerinin her biri aslında.
Semboller de tıpkı mitolojiler gibi evrensel ölçekte aynı özellikleri gösterirler. Gerçek ile hayal arasındaki bağlantıyı oluştururlar semboller. Etnik topluluklar, diller, inançlar, yaşam biçimleri farklı olsa da kullanılan sembollerin dili ortaktır. Dünyanın tüm bölgelerinde dövmenin aşağı yukarı benzer nedenlerle yapıldığını, benzer geometrik şekillerin kullanıldığını görmek mümkündür. Sadece yapılış tekniği, dövme yapımında kullanılan malzemelerin farklı oluşu ve dövmenin vücutta uygulandığı yer bakımından birbirlerinden farklılıklar gösterdikleri görülür. Mitolojik mantık gereği, görünür görünmez her olgunun bir benzeri, bir eşi vardır. Bu yüzden masal, efsane ve mitolojiler mitolojik şifrelerle doludur. Soyut düşünceye erken ulaşmış Mezopotamya uygarlık merkezindeki motifler çoğunlukla simgeseldir. Göz deseni nazardan korunmayı, bolluk ve bereketi; yıldız mutluluğu; hayat ağacı figürü, yaşamı; kuş motifi yaşamı ve ruhu simgeler.


Dövmenin Yapılışı:

Kendi uygarlıklarının henüz başlangıç aşamalarını yaşayan bu özgün topluluklarda dövme yapma işlevi törensel bir nitelik taşır. Dövme yapıcıları, olağanüstü güçlerle teması olan büyüsel güçlere sahip kimselerdir. Dövmeyi yapan kişi bir takım dinsel ve sihirsel ritüelleri (Ayin) yerine getirmek zorundadır. İdare lambası, çıra, ekmek sacı gibi araçlardan elde edilen ‘is’in içine ‘kız çocuğu sahibi annenin sütü’ ve ‘hayvanların öd keseciğinden elde edilen zehir’ karıştırılarak elde edilen karışım, bir çubuk vasıtasıyla oluşturulmak istenen şekil bedene çizilir. Sonra dikiş iğnesiyle dövmek suretiyle bu karışım derinin altına işlenir. Bu dövme kalıcıdır ve ölünceye kadar da çıkmaz.
Dövme işleminde kullanılan iğnelerin sayısı birli, üçlü, beşli, yedili ve dokuzlu gibi kutsal tekli sayılara denk düşecek şekilde kullanılır. Kız çocuğu sahibi annenin sütünün dövmede kullanılışı, uğur, annenin hayır duası şeklinde ifade edilse de Ana Tanrıça’nın ruhunun dövmeyi taşıyana aktarılması ve doğurganlığın işlenmesi olarak belirlemek daha doğru olacaktır.
Dövme sanatının adı Kürtçe'de 'Dak', Arapça'da 'Neşh', 'Veşm', Türkçe'de dövme olarak bilinmektedir. Dövme işini yapan kadınlara 'Dekkake', dövme yaptıran kadınlara da 'Medkuke', dövme yapan erkeklere 'Dakkak' yaptıran erkeklere ise 'Medkuk' denilmektedir. Dövme yaptırma kadınlar arasında yaygın olduğu için dövme yapımı da genellikle kadınlarca bilinmekte ve yapılmaktadır.


Dövme yapmanın nedenleri;

Yukarı Mezopotamya bölgesinin Urfa, Mardin, Diyarbakır sahalarında yaptığımız araştırmalarda dövmenin şu nedenlere dayalı olarak yapıldığı tespit edilmiştir:
Kötü güçlerden korunma şansı sağlama:
Kötü güçlerin kendisine zarar vermesini engellemek, üzerine gelen uğursuzluğu savmak, şanssızlıktan kurtulmak; yılan, akrep gibi zehirli hayvanların ve yırtıcıların kendine ve ailesine, sevdiklerine zarar vermesini engellemek için bu canlıları temsil eden figürleri bedenine işlemek; kötü güçlerin yol açtığını düşündükleri çocuk ölümlerine karşı çocuklara dövme yaptırmak, döl tutmak, soyunun devamını sağlamak, ektiği ürünün bereketli olmasını sağlamak, pişirdiği yiyeceklerin güzel ve bereketli olmasını sağlamak. Şakaklara ve göz kenarlarına yapılan dövmelerin baş ve göz ağrısına iyi geldiğine inanılmaktadır. Kollara, bileklere ve el üstüne yapılan dövmelerin el ve kolların uyuşmasını engellediği, yel ve siyatik gibi hastalıkları iyileştirdiği düşünülmektedir.

Aidiyet, soyluluk ve aşiret sembolü:

Her aşiretin kendine mahsus dövmeleri vardır. Bu dövmelerin bedende işlendiği yerler ve figürler aşiretten aşirete göre değişir. Aşiret dövmesi taşımak hem aşirete bağlılığı hem de kendini güvende hissetmeyi sağlar. Hem de soyluluk işareti olarak taşınır. Bunlar dışında aşirete ait dövme taşımanın günlük pratik yararları da mevcuttur. Savaşlarda ölen veya yaralı düşen birinin, kaybolan birinin, hırsızlık ve benzeri kötü bir iş yapan birinin hangi aşiretten olduğu dövmesinden tespit edilebilir.

Bugün bedenlerinde dövme taşıyanların yaşı bazı istisnalar hariç kırk yaşın altına düşmemektedir. Artık dövme yapıcılarına da rastlamak pek mümkün değildir. Dövme yapıcılardan yaşayanlar da artık bu işi yapmamaktadırlar.


İLHAN BAKIR

Bilge ve Öğrencisi



Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin
seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip
iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç
para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan
sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.
Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.
İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar .
Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir;
sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.
İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği
nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.
Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der"benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna
bir on lira veririm."
En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce
yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden
buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira
istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm."
Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya
başlar:
"Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim."
Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini
istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.
Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi
karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki
nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer
tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her
şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..
Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından
geçen macerasını anlatır.
Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"
Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum,
kafam karmakarışık" diye cevap verir.
Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini
bilen anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir."
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden
kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır...