osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2012 Pazar

Osmanlı'nın son dönemlerinde Kurdistan adlı gemi



I..Abdulhamit döneminde Osmanlı son sürecini yaşarken, Avrupa devletlerine karşı yıkılış sürecini geciktirmek için hem dini hem de sivil örgütler kurulmuştu. Cemiyeti Hayriye-i İslamiye gibi dini kuruluşların yanısıra, oluşturulan bir diğer kurum ise Donanmayı Humayun idi.

Osmanlı kaybettiği toprakların bir kısmını deniz hakimiyetini yitirmesinden sonra meydana geldiği süreçte II. Abdulhamit ve ekibi devletin elden çıkmış olan topraklarını geri almak bir yana elindekileri koruyabilmesi için güçlü bir donanmaya ihtiyacı bulunmaktaydı. Böyle bir donanma kurabilmek içinde ciddi bir ekonomik güç gerekiyordu. Osmanlı ciddi bir borç batağında olduğu bir süreçte bu borçlarının ödenmesi için “Duyun-ı umumi dairesi” kurulmuş, devletin vergi gelirlerinin önemli bir kısmı bu daire aracılığıyla söz konusu borçlara gönderiliyordu.

İşte bu nedenden dolayı Osmanlı, büyük projelerde sömürgesinde olan halklardan alınacak olan yardımlara dayanmaya çalışmıştır. Kürtlerin varlığı da nedense hep bu yönlü yardımlarda ön plana çıkmaktadır. Hicaz Demiryolu gibi dev proje bu şekilde neticelendirildiği gibi Donanmayı Humayun'un güçlendirilmesi ve modernize edilmesinde de benzer yönteme başvurulmuştur. Hicaz Demir yolu projesi devlet tarafından organize edilmiş iken, “donanma ianesi” projesi ise devlet tarafından kurulan, teşkilat tarafından yürütülmeye çalışılmıştır.

Donanmaya yardım için İstanbul'dan yapılan çağrı sonucunda Kürdistan'ın da birçok yerinden para toplanmıştır. (B.O.A.DH.EUM.THR. 22/30--67/17—77/8—79/

30—83/49.)

Diyarbakır, Erzurum,Van, Mamuretu'l-Aziz ( Elazığ), Bitlis, gibi şehirden toplanan para ile alınacak gemiye o bölgenin ismi verilecektir. Kürdistan'dan toplanan para ile alınan gemiye “Kürdistan Gemisi” ismi verilmesi kararlaştırılır. (Belge Numarası, B.O:A: İ.D.H.13629.)

28 Kasım 2011 Pazartesi

Osmanlı Devleti’nin hazırladığı devlet mühürlü tarihi ‘Kürdistan’ haritası

ABD’nin Irak işgali sırasında devlet belgeleri arasından çıkardığı Osmanlı Devleti’nin hazırladığı devlet mühürlü tarihi ‘Kürdistan’ haritası kamuoyuna açıklandı. Haritada Kerkük kentinin Kürdistan sınırları içerisinde olduğu açık bir şekilde gösteriliyor. 


Amerika’nın Irak’a Mart 2003’te başlattığı savaş sırasında lrak’ın gizli arşivlerinden ele geçirilen Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait Asya kıtası coğrafya haritasında, Kürdistan’ın konumu ve Kerkük kentinin Kürdistan’ın ortasında yer aldığını gösteren belge yayınlandı. Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) sitesinde yayınlanan belgede, Kürdistan’ın tarihi coğrafyası açıkça ortaya konuluyor. Irak’ın Osmanlı İmparatorluğu denetimi altında olduğu dönem çizilen haritada Kürdistan anlatılırken, Kerkük bir Kürt ili olarak haritada yer alıyor.

Abdulhamid döneminde hazırlandı


Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken, geride Kürtlerin tarihine ışık tutacak bu belgeyi bıraktı. ABD’nin ırak işgalinde devlet belgeleri arasından çıkarıldığı belirtilen haritanın, 1893 yılına ait olduğu kaydediliyor. Sultan Abdulhamid döneminden kalma haritada, Kürdistan sınırları çiziliyor ve Kerkük’ün de Kürdistan’ın orta yerinde olduğunu gösteriyor. Yıllarca lrak’ın gizli arşivlerinde korunan bu haritanın, 2003 yılındaki ABD işgali sırasında Kürtlerin eline geçtiği kaydedildi.


Ele geçirilen bu tarihi belgenin ABD tarafından Irak Devlet Başkanı Celal Talabani’ye verildiği belirtiliyor. Talabani ise, lrak Geçici Yönetim Konseyi Başkanı olduğu 22 Mayıs 2004 tarihinde bu haritayı konsey toplantısının Kerkük’e ilişkin oturumunda lraklı liderlere göstererek, Kerkük’ün Kürt kenti olduğunu ispatlamaya çalışmıştı.


DİHA / KERKÜK

18 Kasım 2010 Perşembe

Hamidiye Alayları-Koruculuk Sistemi Tarihçesi



Tarih boyunca Mazlum Kürt halkını boyunduruk altında tutan güçler, Kürt halkının toplumsal zaafiyet ve eksikliklerini iyi görmüş ve sürekli bir şekilde bunları kendi lehlerine kullanmışlardır. Hem coğrafya, hem de toplum olarak bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve paylaşılmışlığı yaşayan Kürt insanı, toplumsal bir gerçekliği olan aşiretsel yaşam tarzı yani feodalizmden dolayı, çok çabuk ve kolay bir şekilde birbirinden izole edilmiş; daha da kötüsü birbirine karşı kullanılmıştır. Bundan dolayı da egemen olan sömürgeci devletler, Kürt halkının bu durumunu yine Kürt halkının haklı kıyam ve direnişleri karşısında ve diğer halklara karşı bir "denge unsuru" olarak kullanmaya çalışmışlar ve bunun için çeşitli kurumlar oluşturmuşlardır. Dönemin egemen devletleri, bu politikayla hem onları birbirlerine kırdırmayı hedeflemiş hem de dağınık olan gücü kendi otoritesi altında toplayarak kontrol altında tutmak istemiştir. İşte bu sinsi politikaların ürünü olan kurumlardan biri de 1891'de Osmanlı Sultanı Abdulhamid tarafından kurulan ve onun adıyla anılan "Hamidiye Alayları" dır.

Hamidiye Alayları, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme döneminde dört bir yandan çatırdadığı, boyunduruk altındaki halkların, ulusal kurtuluşları için başkaldırdıkları koşullarda oluştu. Osmanlılık sözünün artık halklar tarafından rağbet görmediği, her halkın kendi ulusal kimliğiyle ortaya çıktığı koşulların ürünü olan Hamidiye alayları ile Kürt ulusal kurtuluşu engellenmek istendi. Osmanlı, bu yolla savaşçı bir yapısı olan Kürt aşiretlerinin gücünden yararlanmak ve Kafkaslarda Rusların önüne set çekmek istemiş; öte yandan Kürt aşiretlerini bu yoldan Sultan'a bağlamak, merkezi politikalara dayanak haline getirmek istemiştir.

Bu gerileme ve çöküş sürecinde Kürdistan gibi stratejik önemi olan tampon bir bölgede oluşturulacak böylesine milis güçlerin, içte ve dışta yaşanılan sosyal ve siyasal çalkantıların önünü almasındaki önemini gören Osmanlı, Rusların ünlü Kazak alaylarını örnek alarak Kürtler arasında böyle bir yapılanmaya gitmiştir. Abdülhamit'in düşüncelerine önem verdiği Müşir Zeki Paşa; Van, Erzurum ve Bitlis taraflarına yaptığı bir seyahat dönüşünde huzura kabul olunduğu zaman, Abdülhamit'in "Anadolu'yu nasıl buldun?" sorusuna şöyle cevap verir:

Padişahım, Anadolu her bakımdan tamamen ihmal edilmiştir. Hududumuzun öbür tarafındaki Moskoflar ise, bize örnek teşkil edecek derecede gayret göstermektedirler. Mesela, bir Kazak teş- kilatları var ki, hakikaten örnek edinilmeye değer. Ruslar, hudutları içindeki aşiretlerden çok istifade ediyorlar. Bunları silah altına almıyorlar ama yılda bir buçuk ay, belli bir yerde topluyorlar. Kazak teşkilatı kadroları içinde talim ve terbiyeye tabi tutuyorlar ve sonra hepsini yine serbest bırakıp, evlerine gönderiyorlar. Bağ, bahçe ve tarlalarında, sürülerinin başında çalışmak imkanını veriyorlar."

M. Zeki Paşa'nın bu açıklamasından kısa bir süre sonra Abdülhamit'in emriyle, İbrahim ve Kerim Paşaların da yardımıyla Hamidiye Alayları'nın kuruluşuna başlanır.

Büyük umutlarla oluşturulmaya çalışılan Hamidiye Alayları, Kürtler tarafından beklenen ilgiyle karşılanmaz. Kürt aşiretleri daha baştan, Osmanlı yönetiminin bu politikasına güven duymadılar ve uzak durmayı tercih ettiler. 51 büyük göçebe aşiretten sadece 13'ü, Hamidiyeleri oluşturmayı kabul ederler. Ancak alaylara dahil aşiretlerin vergiden muaf tutulmaları; düzenli askerlik yerine kendi bölgelerinde kalarak askerlik görevlerini yapmış sayılmaları; devletle iliş- kilerde avantaja sahip olmaları; aşiret ileri gelenlerinin subay sıfatları ile maaş almaları vb. daha bir yığın ayrıcalığın tanınması, aşiretlerin ilgisini artırıyordu. Alaylara Osmanlı düzenli ordularının yanında yardımcı ve keşif görevleri verilir. Hamidiye Alayları ile Kürdistan'daki durumun yatıştırılması ve Kürt beylerine kayıtsız-şartsız itaatkarlığın kabul ettirilmesi hesapları da tümüyle gerçekleşmez.

Erzurum, Muş, Van ve Bitlis bölgelerinde ve özellikle de Dersim'de, asker toplama işleri kötü durumdaydı. Hamidiye Alayları'nın başına geçen aşiret reisleri, hem kendi aşiretleri üzerinde hem de bölgede önemli bir gücün sahibi oldular. Çünkü aşiret reislerinin elde edilmesi demek, aşiret mensuplarının tümünün Osmanlıya itaat etmesi anlamına geliyordu. Ve bu alaylar Osmanlı'nın verdiği geniş yetkiler ve destekle, bugünkü köy korucularının sisteme dayanarak kendi insanlarına karşı uyguladıkları zulmün benzerini icra ediyorlardı. Rus subayı ve araştırmacısı Averianov bununla ilgili olarak şöyle diyor:

"
Olumsuz sonuçlardan biri de aşiretlerin parçalanması ve bazı reislerin güç kazanmasıdır. Kürt reisleri giderek bütün Kürt aşağı tabakasını, hiçbir kontrole tabi olmaksızın ellerine almışlardır. Aynı zamanda aşiretler parçalanarak birbirine düşman olmuşlardır. Büyük Kürt aşiretlerinin parçalanmaları, Türk hükümeti için siyaset olarak faydalıdır. Çünkü parçalanma, bütün Kürdistan'da tanınan, görüşlerine saygı gösterilen büyük Kürt ailelerini ve reislerini zaafa uğratmıştır… Aşiretlerin parçalanması, aynı zamanda Kürtler arasında çatışmalar, talanlar, hayvanların kaçırılması ve köylerin dağıtılması ile sonuçlanan gerginliğe yol açmıştır. Bu durumdan ise, reisler ve diğer nüfuz lu kişilerden çok, bunlara tabi olan ve hiçbir hak sahibi olmayan aşağı tabaka zarar görmüştür."

Bu konuda Kürdistan Gazetesi'nin 14 Eylül 1901 tarihli sayısındaki "Alayên Siwarên Hemîdî" başlıklı yazısında şöyle geçmektedir:

Hamidiye Süvarilerinin elinde silah var, Sultan'ın ferman ve imtiyazlarına sahipler. Bu yüzden Hamidiye mensubu olmayan Kürtlerin köy ve kasabalarını basıyor, onları talan ediyorlar. Mazlum ve mağdur Kürtler hükümete başvuruyor, Sultan'a çağrıda bulunuyor, adalet istiyorlar ama bir sonuç alamıyorlar. Çünkü bu işin baş sorumlusu Sultan'ın kendisi. Öyle olunca kendileri de, can ve mallarını korumak için Hamidiye Süvari Birliklerine kaydolmak istiyorlar…"

Hamidiye Alayları özellikle Kürtlerden oluşturulmuştur. Her ne kadar bu alayların sadece Kürtlerden oluşmadıkları belirtiliyorsa da ezici bir çoğunluğunun Kürtlerden oluşturuldukları bilinmektedir. Ayrıca Abdülhamit'in, Hamidiye Alayları'nı oluşturmada mezhep (Sünni-Alevi) ayırımı da gözetmesi, Kürtler tarafından olumsuz karşılanır.

Hamidiye Alayları'nın kuruluşuna en uygun iki bölgeden başlandı. Birinci bölge, Erzurum-Van arasında, Rusya'ya sınır olan yerleri; ikinci bölge ise, Mardin-Urfa arasında kalan arazinin kuzey kısımlarını kapsıyordu. Abdülhamit'in Hamidiye Alayları'na ilişkin emriyle, Erzincan'ı kendisine merkez yaparak, 1891 ilkbaharında çalışmaya başlayan 4. Ordu Komutanı M. Zeki Paşa, Mirliva Mahmut Paşa'yı Van, Malazgirt ve Hınıs taraflarına göndererek, Hamidiye Alayları'nın örgütlenmesini başlattı. 1891 yılına gelindiğinde Erzincan, Dersim, Erzurum, Amed, Van, Malazgirt, Urfa ve Kürdistan'ın daha bir çok yerinde, toplam yüze yakın alay meydana getirilmişti.

Öte tarafta bu çabalar ve politikalar sürdürülürken Kürt aydınları da bu politikaların amacına ulaşmaması yönünde çaba sarf ediyorlardı. Hamidiye Alaylarının kuruluş tarihleri aynı zamanda Kürdistan'da basının gelişim yıllarına denk geldiği için, bu yönde girişimler yoğunluk kazanmıştır. Kürt aydınlanma hareketinde önemli bir aşamayı ifade eden "Kürdistan" gazetesinde yayınlanan makalelerde ulusal bilinç öne çıkarılı- yor ve başkalarına hizmet etme kıyasıya eleştirili- yor. 13 Mart 1901 tarihli 27. sayısında, Kürtlerin Abdülhamit'in planlarına alet olmaları eleştirilerek şöyle deniliyor:

"Kürtler! Biliyorsunuz ki ne kadar ulus varsa, tümü kendi iyilikleri için çalışıyorlar. Kürtler için çok kötü bir durumdur ki hep yabancılara hizmet ettiler. Bu hükümetin yolunda çok Kürt, savaşlarda öldürüldü. Beş yüz yıl önce vatanımızda bir Türk yoktu. Türklerin tümü Turan'dan vatanımıza geldiler ve vatanımızda bize hükmediyorlar. Kanlı ve despot padişahları, kendilerine 'halife' adını vererek, ne kadar zulüm çeşidi varsa uyguluyorlar. Siz bu durumu bilmi- yorsunuz. Zira siz cahilsiniz; duruma hakim olmamanız için, hükümet her zaman sizi cahil bıraktı."





Hamidiye Alayları'nın Kuruluş Amacı

Abdülhamit döneminin bazı yüksek görevlileri, Hamidiye Alayları aracılığıyla her şeyden önce Kürtler arasında yurttaşlık duygusunu oluşturmanın ve giderek onlara Osmanlı hükümetinin otoritesine boyun eğdirmenin gereğine inanıyorlardı. Hamidiye Alayları konusunda yaptığı açıklamaların birinde Abdülhamit, "Rumeli'nde ve bilhassa Anadolu'da Türk unsurunu kuvvetlendirmek ve her şeyden evvel de içimizdeki Kürtleri yoğurup kendimize mal etmek şarttır" diyordu. Hamidiye Alayları'nın, meydana gelebilecek rejim karşıtı olaylarda Kürtlerden yararlanmak için kurulduğunu belirtiyordu.

Hamidiye Alayları ile Kürtleri Rusya karşısında güçlü bir askeri siper, İran'a karşı saldırı aracı durumuna getirme amacı yanında önemli amaçlardan biri de, Kürt "başıbozukları(!)"nın önünü almak, Kürtleri Osmanlı idari makamlarının sıkı gözetimi altında durdurmaya alıştırmak, istisnasız bütün Kürt aşiretlerinin bağımsız durumunu yok etmekti. Hamidiye Alaylarına ilişkin batılılara yapılan açıklamalarda amaç şöyle belirtilir: "Kürt çapulculuğunu, yine onlardan oluşturulmuş düzene ve disipline alışık güçlerle bastırmak amacıyla kurulmuştur."

Kürt beyliklerinin ortadan kaldırılmasından sonra Kürdistan'da oluşan "otorite" boşluğu da Osmanlı yönetimini korkutuyordu. Hamidiye Alayları'nın Kürdistan'da denetim ve kontrol mekanizmasının yeniden oluşturulmasında araç olarak kullanıldıkları da söylenebilir.

Ulusal, dinsel ve mezhepsel farklılıklar alabildiğince kullanılarak, halk düşmanı planlar birer birer uygulanmaya konuldu. Hamidiye Alayları, Rusya ve İran'a karşı oluşturulan cephelerde ve Balkan Savaşı'nda Osmanlı saflarında yer aldılar.

Büyük devletlerin Ermenilere ilişkin reform paketleriyle sürekli bir biçimde karşı karşıya olan Osmanlı devleti, gittikçe gelişen Ermeni ulusal uyanışını her ne pahasına olursa olsun engellemek istiyordu. Osmanlı devleti, Ermenilerin hoşnutsuzluk ve muhalefetini yok etmenin yolunu, bu halkın doğrudan ortadan kaldırılmasında görüyordu.

İttihat ve Terakki'nin, yönetimi ele geçirmesinden sonra da devlet, Kürt aşiretleri ve liderleri arasındaki çelişkileri kullanmaya ve bunlardan alabildiğince yararlanmaya çalıştı.

İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra, Hamidiye Alayları'nın statüsü yoğun bir biçimde tartışılmaya başlandı. Hamidiye Alayları'nın hemen dağıtılmaları için, değişik yörelerden İstanbul'a ortak dilekçeler gönderildi. İttihat ve Terakki çevresinde ve basında da Hamidiye Alayları'na karşı girişimler başladı. Bunun üze- rine 1909'da Hamidiye Alayları kısmen silahsızlandırılmaya başlandılar. İttihat ve Terakki yönetiminin hem genel bir Kürt isyanından korkması hem de Rusya ile olası bir savaşta Hamidiye Alayları'ndan yararlanma düşüncesinden vazgeçmemiş olması, Hamidiye Alayları'nı tümden dağıtma girişimlerinin sonuçsuz kalmalarına yol açıyordu.

Hamidiye Alayları'nı ortadan kaldırmaktansa yeniden örgütlemeyi uygun bulan hükümet, bunun için iki komisyon oluşturdu. Birinci komisyon, sınır boylarındaki kuzey grubunun, ikinci komisyon ise çöl alaylarının yeniden düzenlenmesi ile görevlendirildi.

Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Osmanlı yönetimi başta Hamidiye Alayları olmak üzere, Kürt aşiretlerinden daha iyi yararlanmanın yollarını bulmaya çalıştı.

Hamidiye Alayları dönem dönem değişikliklere uğrasa da hiçbir zaman resmi anlamda tamamıyla ortadan kaldırılmamıştır. Günümüze ise kendini Köy Koruculuğu olarak taşımıştır.

Halkımızın siyasal bir gerçekliği var. O da zaaflı, yaralı, derbeder ve kendi coğrafyasında başkalarının tahakkümü altında yaşamasıdır. Hamidiye Alayları'ndan tutun, ta Köy Koruculuğu'na kadar; Kürt Halkı içinde dayatmalar ve zorbalıkla oluşturulmuş askeri kurumların tümü, bunun ürünüdür. Kürdistan, sürekli başka devletlerin mücadelelerine sahne olmakla kalmamış, bu savaşların kurbanları da Kürt Halkından seçilmiştir. Bunlar kimi zaman devletlere, çoğu kez de Kürt Halkının kendi özgürlüğü uğruna geliştirdiği kıyam ve direnişlere karşı kullanılmıştır. Bu zaafı aşmanın yolu; tarihimizi bilmekten, tarihi sorgulamaktan ve köklü bir tarihi birikime ve bilince sahip olmaktan geçer. Başarıyı, özgür bir yaşamı ve yurtseverliği, ancak böyle bir anlayışın üzerine bina edilebilir ve geçmişin hatalarından ancak bu bilinçle kurtulabiliriz.

Kaynak :Mezopotamya’nın Kadim Halkı Kürtler / Emine ERİNCİK

2 Kasım 2010 Salı

ŞAH İSMAİL ASLINDA KÜRT'TÜ



Daha önceki "tarih hatırlatmalarımızda“, Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’da ilk Kürt unsurların, Osmanlı-Safevi savaşları sırasında, Osmanlı’nın istekleriyle "Safevilere karşı cephe kurmak maksadıyla“; Kuzey İran’dan taşındıklarını/yerleştirildiklerini belirtmiştik. Bu nüfus hareketinin sebep ve sonuçları, bilindiği gibi günümüze değin taşınmış problemlerimizin ilk sahneleridir. Bu sahnelerdeki düşman Safevilerin, Alevi-Türkmen kimliğini biliyoruz. Bununla birlikte, Şah İsmail’in Türkçe ve güzel şiirler yazdığını ayrıca bir kaç kaba taslak bilgi-yorumla Osmanlı’nın ezeli düşmanı Safeviler hakkında pek bilgi sahibi değiliz.
Osmanlı’nın Safevilere karşı Kürtleri kullanması, Anadolu’da başta Alevi-Türkmenler ve gayri müslim unsurların aleyhine bir hareketti. Osmanlı, Anadolu’nun demografik yapısını tümüyle değişterecek bu hareketi, kendi Sünni iktidarı için tereddütsüz tercih etmişti.
Osmanlı’nın bu tercihini açıklayabiliyoruz, ancak ezeli düşmanı Safevilere karşı Kürtleri kullanmasında bir ince politikanın gizlendiğini düşünebilir miyiz?
Safevi devletinin kuruluşu, İslam ve Türkiye tarihinde gerçekten mühim bir hadisedir. Anadolu ve İran coğrafyasının tarihlerini belki de tümüyle değiştirmiş ender hadiselerden biri de budur.
Safevi devletinin kuruluşunun, İslam tarihi için önemli olan tarafı, Şiiliğin İran’a gerçek manada Anadolu Türkmenleri tarafından taşınmasıdır. Bu devleti kuran Kızılbaş adıyla anılan Anadolu Türkmenleri, Osmanlı ile çatışmayı göze almış, onun iktidarını reddetmeyi basarmışlardır. Osmanlı iktidarı ile Türkmenler arasında kanlı çatışmalara sebep olan Safevi ideolojisi ve taraftarlığı, belki de Osmanlı’nın yasadığı ilk büyük ayrışma olarak değerlendirilebilir. Alevi-Türkmenler’in modern Türkiye’de dahi sorunlarıyla ilgilenilmemesi, onlara zoraki hayatlar yaşatılması, asla ve kata Türk tarihi-edebiyatı-dili içersinde önemsenmeden anılmaları, bizce Safeviler döneminden kalma ayrışmanın farklı bir tezahürüdür.
(…)
Safevilerin Kürtlüğü:
Kökenleri, siyasi gelenekleri ve konumlarının anlaşılmazlığı itibariyle Safevi sülalesi, bilindiği gibi kadim Persia geleneğine oldukça yabancıdır. İranlılar için "ulusal“ rollerine uygun herhangi bir siyasi anı bırakmamışlardır.
Safevi ailesi, Moğol çağından beri bilinmekteydi. Sülaleye adını veren ata,
Şeyh Safiüddin İshak Erdebili’nin Kürt olduğu "Safvat al-Safa" isimli tarikat yazmalarında mevcuttur.
Karakoyunlu Cihansah’ın vakıf belgelerinde bu sülalenin sünni-Kürt olduğu belirtilmiştir. Ayrıca Safevilerin ataları hiçbir kaynakta "seyyid“ olarak anılmamışlardır. Ancak bir dönem kendilerini Peygamber’in akrabası olarak yani Seyyid ünvanıyla takdim etmişlerdir.
Bu Sünni-Kürt sülale nasıl oldu da Türkleşti ve Alevileşti?
Safevilerin Türkleşmesi:
Safevilerin isim atası Şeyh Safiüddin’in dördüncü kuşaktan halefi Şeyh Cüneyt, o zamanlar Diyarbekir’de hüküm süren Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızıyla evlenince, Safevi sülalesi ile Akkoyunlular hısım oldular. Şeyh Cüneyt, uzun Hasan'ın kız kardeşiyle evlenmiştir. Safevi sülalesinin Türklerle kurduğu bu akrabalığın amacı, Anadolu içlerine kadar bir hakimiyet alanı açmaktı. Zaman içinde bir zamanlar Sünni-Kürt olan bu sülale, Alevi-Türkmenlerden etkilenecek ve de ilerleyen zamanlarda bütün ideolojisini bu etkileşim üzerine kuracaktı.
Nitekim, anne tarafından Akkoyunlu Prensi olan Şah İsmail, tarikatının propagandasını Oniki İmam’cı, Ali’ci olarak kurmuştu. Anadolu Türklerinden ve diğer Anadolu halklarından aldığı farklı özgürlükçü havasıyla, bu Türkmen prensine, İran tarihi oldukça marjinal bir imaj biçmiştir. Kendisinin Anadolu hakimiyeti arzusuyla Türkmenlere ilgi duyması, Türk kimliğini kullanması, Kürtler arasında farklı düşüncelere sebep olmuştu. İran’daki bazı Kürt zümreler onu gerçekten destekliyorlardı. Bir çok tarihi kaynakta Kürtlere Kızılbaş denmesini (SàreSor) bu durumla açıklayabiliriz. Kızılbaş terimiyle Kürt’ün bazı tarihi belgelerde eş anlamlı kullanılmasının bir diğer sebebi ise, bazı Kürt aşiretlerinin aynen Alevi Türkmenler gibi başlarına kırmızı serpuş takmalarıdır. Bizce oldukça manidar bir eş anlamlılıktır…
Şeyh Cüneyt’in bölgedeki iktidarı elde etmek ve Şeyh Bedrettin taraftarlarını yanına çekmek için Şiiliği seçmesiyle, Anadolu Türkmenleri ile Safevi buluşması aynı zamana denk gelir.
Şah İsmail’in Alevi-Türk olarak tahta çıkması:
Safevi sülalesinin atası Kürt Şeyh Safiüddin, 1234 yılında ölmüştü.
Torunu Şeyh Cüneyt, Anadolu Türkmenleri arasında, kendisinin Türkmenlerle kurduğu akrabalığı kullanarak tarikatın Şiiliğini/ideolojisini 1450’li yıllarda yaymayı başarmıştı.
Safevi tarikatına bağlanmış veya onun faaliyetlerini destekleyen Türkmen oymaklar, 1501 yılında Şeyh Cüneyt’in torunu İsmail’i 14 yaşında henüz bir çocukken iktidara getirdiler.
Sonradan Şah ünvanını alacak İsmail’i iktidara getiren Türkmen oymaklar, Esna-i Asare Şiiliğinin Kızılbaş şeklini hem Anadolu’ya hem de İran’a icbar edeceklerdi. (mecbur kılmak)
(…)
Şah İsmail ve Safeviler her ne kadar Anadolu Türkmenlerinden destek bulmuşlarsa da, İran yerleşik halklarından pek destek görmemişlerdir. Kızılbaş temsili, elbette Anadolu’da olduğu gibi İran’da olmayacaktı. İran’da çok ciddi ve sert tutumlarla karşılanan Safevi ideolojisi, kadim Persia kültürü karşısında zamanla erimişti.
Safevi devletinin kuruluş devrinde İran’ın Sünni bölgeleri vardı. Ayrıca, İran’daki dini ortam, Kızılbaş Şiiliğinden alabildiğince derindi. Safevi sülalesinin iktidarı sırasında, Esna-i Asare Şiiligi, Kızılbaş Şiiliğin kurallarından, İrani ahlaka uymayan bütün unsurlarından temizlenecekti.
Türkmenler nasıl istenmeyen unsur ilan edildiler:
Şah İsmail divanında, kendisini Mehdinin öncüsü zaman zaman da mehdi gibi görmüştür.
Bazı Kızılbaş Türkmen gruplar, ona Tanrı gibi yaklaşıyorlardı. 1554 yılında sufi bir grup, Şah İsmail’i mehdi ilan edince, Şah Tahmasb bu yayılış ve güçten rahatsız oldu. Şah İsmail ve taraftarlarını istenmeyen unsur ilan eden Şah Tahmasb bu hareketin başlıca adamlarını idam etti. Türkmenleri İran halkından ayrı tutarak onların dışlanmasını sağladı. Büyük zulm ve hakaretlerle gecen bir mücadele yasandı…
Tıpkı, Selçuklu ve Osmanlı’da olduğu gibi Türkmenler bu devletin de kurulmasındaki temel fiili katkılarından sonra, "istenmeyen adam“ ilan edildiler. Yani sonunda, Türkmenler ne İsa’ya kul, ne de Muhammed’e ümmet oldular…
Hatayi:
1487 de doğdu. Asıl adı İsmail’dir. XIII.-XIV. yüzyılda yaşayan, Halvetilikle Kalenderiliği birleştirerek Safaviyye-Erdebiliyye denen bir tarikat kuran Şeyh İshak Safiyeddin’in soyundandır. Genç yaşında Azerbaycan’daki Şii aşiretleri, etrafına toplayıp Şirvan, Azerbaycan ve Irak ülkelerini zaptetmiş, Özbek Hani’ni mağlup etmiş ve öldürtmüştür.
Anadolu’ya gönderdiği halifelerle Alevileri elde etmeye muvaffak olmuş, II. Beyazıd’ın zaafından faydalanıp, doğu illerine akınlar yapmış, nihayet 1510’da Yavuz Sultan Selim’le Çaldıran’da çarpışıp bozguna uğramıştır.
Şah İsmail bundan sonra Avrupa Hükümdarlarıyla uyumaya çalışmış, 1517’de Papa X. Leon ve Kayser Maximilyan’la birleşmek istemiştir. Sonradan V. Karl, kendisiyle ittifak teklifinde bulunmuş, fakat bu birlik tasavvur halinde kalmıştır.
1524’de Erdebil’de ölen Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla, aruz-hece ölçüsüyle yazdığı Türkçe şiirlerde, mezhebinin propagandasını başarıyla yapmıştır. Hatayi gerçekten de büyük ve içli bir şairdir. Alevi ve Bektaşi edebiyatında essiz bir yeri vardır.’’ (Abdülbaki Gölpinarli)

Lena Umay
Odatv.com

26 Ekim 2010 Salı

Kürdistan Madalyası



1842 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık ilan eden ve statüsünü1846 yılındaki büyük çarpışmalara kadar koruyan Botan Emiri Mîr Bedirxan Bey’in 27 Temmuz 1847′de Eruh Kalesi’nde teslim oluşu ile Kürt birlikleri Osmanlı ordusuna karşı yenilmişti.

Osmanlı’nın Harput, Urfa, Diyarbekir, Erzurum, Bağdat veMusul bölgeleri askerlerinden oluşan ordusunun başında Mareşal Hafız Osman Paşa bulunmaktaydı. Mir Bedirxan’ın yenilgisinden sonra Sultan I. Abdülmecid tarafından, tekrar ele geçirilen ’ülke’nin hükümdarı olduğunu gösteren bir Kürdistan Madalyası yaptırıldı ve bu madalya Kürdistan idaresine yapılan müdahalede görev almış askerlere devlet nişanı olarak takıldı.

Altın, gümüş ve bronz olmak üzere üç çeşit olarak bastırılan bu madalyanın ön yüzünde Kürdistan dağlarını gösteren bir çizimin üstünde Kurdistan, hemen altında ise taarruzun hicri takvimdeki karşılığı olarak 1263 yazmaktaydı. Kürdistan madalyasının arka yüzündeyse Abdülmecid’in tuğrası yer alıyordu. 29 mm’lik çapıyla birçok Osmanlı askerinin elbisesini süsleyen bu madalya, Kürdistan’ın önemini ve o dönemde Osmanlı tarafından tanınmışlığını göstermesi açısından önemlidir

23 Ekim 2010 Cumartesi

Osmanlı'da Kürtler Özerk miydi?




Kürt- Osmanlı Özerklik Antlaşması Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşı’ndan sonra ordusuyla İstanbul’a dönerken Amasya’da konakladı. Savaş’ta kendisini destekleyen Kürt beyleri ile 1515 yılında Amasya’da buluşarak tarihi Kürt-Osmanlı Özerklik Antlaşması’nı karara bağladı. İdris-i Bitlisi’yi tam yetkili kıldı… Yavuz 1520’de ölümüyle yerine geçen tek oğlu Kanuni Sultan Süleyman bir frman yayınlayarak aynı siyaseti devam ettirdi. Bu ferman:“Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz Sultan Selim zamanında Kızılbaşlara karşı cephe alarak müspet ve hayırlı hizmetlerde bulunan ve şimdide devlete doğruluk hizmetler ifa eden bilhassa bu defa ki İran serfine katılarak Kızılbaşlarına yararlılıklar gösteren Kürt Beylerine, Gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverliklerin karşılığı olarak ve gerek kendilerinin vaki müracaat ve istirhamları göz önüne alınarak, her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamanlardan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi ayrı ayrı beratlarda ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsülleriyle, oğuldan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir…” (Kaynak: Topkapı Sarayı Müzesi arşivi E.11969)

Kürt beyleri ile Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim arasında Amasya’da kabul edilen Özerlik şartlarına göre:
1- Kürt Emirleri atalsarıdan kendilerine intikal eden topraklarda, bağımsız olarak, geleneksel düzenlerini koruyacaklardır. Bu emirlikler eskiden olduğu gibi babadan oğula intikal edecektir.
2- Osmanlılar bir yabancı devletle savaştığında Kürt Beyleri kuşanmış silahlı süvarileriyle Osmanlı ordusuna katılarak savaşacaklar ve dışarıdan bir saldırı olursa ortak düşmana karşı koyacaklar, aynı şekilde Osmanlılarda Kürtleri düşmanlarına karşı koruyacaklardır.
3- Kürt emirler Osmanlı devletine her yıl, tespit edilecek bir vergi vereceklerdir.

Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, İst. 2010, ss. 79. 80