süryani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süryani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2013 Çarşamba

Dayika Suryan - Süryani Anne


Ev dayika ku xişkên dîrokê ketine ser rûyê wê lê hê jî bi nêrîneke aramî li jiyanê dinêrê suryanî ye. Dema "fermana filehan" a bi nav û deng - ku wî zemanî gelek fille, ezdî û ermen hatibûne kuştin û yên ku ji destê wan hatibûna koçî dewletê xerîb kirin- wê û malbatê wê koçî fransayê kirin e. Serê du salan carekê têne welatê xwe û diçine gundê xwe yê bi navê "Êwertê(girêdayî Midyadê ye). Li Fransayê dijin, wan rojan ji bîr nakin lê dest bi jiyaneke nû li ser meşîna jiyana zarokên xwe ve kirine. Xwedê temenê wê dirêj bike ku çand û bîranînên xwe parveyî ciwanên niha bike, ji ber ku çandeke mezin li ser rûyê wê tê xwendin.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

"Tu zanî Ez keçikek fille me" sözünün takibiyle: Fille nedir, gavur nedir?



 TU ZANÎ; EZ JÎ KECIKEK *"FILLE" ME?



Üyesi bulunduğum bir yahoo grubuna yazdığım, 'Kimlik İstemem!' başlıklı mektubuma dostlardan gelen yanıtlar içinde sevgili Latif Çavdar'ın yazdığı şu satırlar beni bu sözcüğün izini sürmeye dürtüledi.


Bu geçmişe doğru bir iz sürüsü zorunlu kılıyordu.

Şöyle bitiriyordu mesajını sevgili Latif Çavdar; "Özellikle oynanan oyunlarda ben kazandım mı, akrabam olan çocuklar bana kürtçe, 'Xuna fıle heyi tede' (fıle kanı var sende) tabii bunlar konuşulurken ben sen şanslısın diye algılıyordum.Süreç böyle devam ederken 'fıle' kelimesini büyüklerin konuşmalarında işitince büyüklerime sormaya başladım, ama her seferinde konuşmaktan kaçınılıyor kimse bir şeyler anlatmıyordu. Sonunda benim için 'fıle' kelimesini kullanan çocuklar kelimenin içeriğini anlattılar ve sonunda Babaannemin, Nenesinin Ermeni olduğunu öğrendim, Neneme sorduğumda bu konuda ser veriyor sır vermiyor ve bu konuları asla konuşmuyor, nenem halen sağ ve bu konuları halen asla konuşmaz, yaşanılmış hikayeleri ise yaklaşık 5 yıl önce Nenemin Hacca gitmesine yakın gelen akrabalarından dinledim öylece kavradım. Ve halen 'Fıle' kelimesinde aklım, gayri-müslimler için kullanılan bu kelimeyi çözmeye çalışıyorum."

Bu kelimeyi çözmeye çalışan sadece biz değildik.

İsviçre'de iken bulunduğum bir toplantıda tanıştığım değerli ahparigim, Sason'lu Bogos Tovmasyan da, benimle paylaştığı kitap çalışmasının dokumanlarında, kitabına tam da bu sözcüğün uzun bir açıklamasını yaparak başlama gereği duymuştu.


Çünkü; ailesinin hikayesini anlattığı bu kitapta sıkça geçecek bir sözcüktür "Fılle".

Aramice'ye kadar dayanıyor koku Falohé-Fılle'nın, Farsca'da da kullanılıyor ama bakın anlamı neymiş:

Falohe= zıraatçı...


Şu notu da düşmüş kitaba: "Ziraatçılık eskiden, yalnız toprakla uğraşmak anlamında; buğday, mercimek, darı ekinlerin ekildiği anlamına gelmez, aynı zamanda ağaç diken ve ağaç budayan anlamına da gelmektedir."


AĞAÇ DİKEN HALK..

O devirde komşuları, özelikle Persler bu sözcüğü Ermeniler için, (Fallohe-Fılle) "Ağaç diken halk" anlamında kullanırlarmış.

Ağaç dikmenin bu halk için ne kadar önemli olduğunu anlatan, yazarımızın babasıyla yaşadığı bir anısını okuduğumda Hrant Dink'in bir sözünü yeniden hatırladım içim burkularak ; "Hazinelerimiz bu toprağin altındakiler değil, üstündekilerdi."


Sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim bunu canlar...

Anlatıyor Bogos Tovmasyan:
"1996'da İsviçre'de üzerine ev yapabileceğim kadar bir toprak parçası satın aldım. Bizde adettir temel atılmadan bir keşise (papaz) dua ettirilir. Ama burada öyle her istediğinde din adamı bulamadığımızdan ve bir an once evi yapıp yuvamıza kavuşmak istediğimizden, duasız attık temeli ve evi bitirdik.

Eve girip oturmadan bari bir duamızı edelim derken, babam geldi aklıma. 1910 doğumlu 86'lık babamı çağırdım ve :

-Baba, hayırlısıyla kendimize iyi kötü, başımızı sokacak bir kullik yaptırdık. Sen daha hayattasın ve duan keşişlerin duası kadar sayılır, evi bir kutsa da biz de hayırlısıyla girip oturalım.

86 yaşındakı keşiş baba, bastonuyla evin dört duvarını dolaştı. Her duvarın üzerinde bastonuyla Surp Haç'ı geçirdi, evin bahçesinde bir tur attı ve geldi oturdu.

-Oğlum dedi, evin hayırlı uğurlu olsun, güle güle ailece can sağlığıyla oturun.
-Sağol baba iyi ki sen vardın.
dedim ve elini öpüp, yanına oturdum.
Yaşlı babam, dudağını kımıldatıyor, titrek titrek bir şey anlatacak, konuşacak ama....O 'oğul ' bazen de 'lao' derdi.
-Lao bir şey söyleyeceğim ama..
ve durdu.
-Ama??
-Ama; yani evinden soğuma...
"Soğuma" deyince içimden bir şey koptu...
Babam devam etti;
-Hayırlısıylan evinin her şeyi kusursuz güzeldir ama bir eksiği vardır.
-Baba eksikliği nerden çıkardın? Kapı, pencere, çatı, banyo, tuvalet, mutfak her şey herkesin evi gibidir.
-İşte oğul dedi, her şey herkesin evi gibi olduğu için, eksiklik orada. Senin evin Ermenilerin evine benzemiyor.
-Halla! halla! babo bunu nereden çıkarıyorsun ?
Ev evdir, Ermenilerin evi nasıl olur?
-Oğlum beni dinle. Ermeni evi dediğim, banyosu, kapısı, penceresi, mutfağı ile ilgili değildir. Eksik olan evin etrafindaki meyve ağaçlarıdır. Biz önce meyve ağaçlarını diker sonra evin temelini atarız,
atalarımızdan öyle gördük.
Ve başladı atalarımızın dikmeden asla bir evin temelini atmadıkları ağaçların isimlerini sıralamaya.
-Dut ağacı, asma, üzüm ağacı, ceviz ağacı, elma ağacı, nar ağacı, kayısı ağacı, incir ağacı, zeytin ağacı, badem ağacı ve bir de meyvesi olmayan meşe agacı. Bunları diktiğin zaman senin evin de *Haygagan Hay duna benzer.
-Iyi de baba bu soğuk memlekette yetişmez ki bu ağaçlar...
-Yetişir lao yetişir. Öyle bir yetişir ki gökyüzüne kadar uzanır.
-Baba dedim, uzanması ne işe yarar ki meyve vermedikten sonra?
-Oğlum. dedi ve durdu... Bu ağaçlar meyve vermeseler de, Ermeni halkının simge ve etiketidirler...Meyve vermeseler de, bahçede süs gibi de kalsalar yeter...Şunu unutma oğul; insan ağaç olmadan yaşayamaz..."
Persler döneminde, Ermeni halkına neden, ağac diken anlamına gelen "Fille" dendiğini bizler, 1996 yılında baba oğul arasında yaşanmış olan bu diyaloglardan çok net anlayabiliyoruz...
Zaman içinde bu "Fılle" sözcüğü tüm Hıristiyan halklar için kullanılan bir hakaret sözcüğüne dönüşmüş ne yazık ki...

Sözcüğün bu değişimi yaşaması, İslamiyetin yayılmasıyla doğru orantılı gelişen bir süreç...

Din farkının sistem tarafından bilinçli olarak, Hıristiyan halka karşı bir kışkırtma aracı olarak kullanıldığı yıllarda bu sözcük de tümüyle bir aşağılamanın, dışlamanın ve ötekileştirmenin ifadesi olarak kullanılmış...
"Kürtler; "FIlle-gulam" yani köle anlamında "fılle" derlerdi.
Bu anlamıyla kendileri için bir mal (!) yaratılmış olurdu.

"Tu Fılleye mini!" "Sen benim Fıllemsin"...


Birbirleriyle kavga ettiklerinde, biri diğerini acımasızca dövdü mü, dövülen şöyle derdi: "Ma niye ben senin Fıllen miyim?"


"Ma çima ez tu Fılleye te me?"

Babam rahmetli de olduğu son güne kadar, üzüntüyle, hiç iyileşmeyen bir yaranın acısıyla, bu cümleyi tekrarlar dururdu...

"Hey! hey gidi hey! Lehe lao lehe 'Fılle' ye!"


"Vur oğlum vur "gavurdur" !"


Burada "Vurmak" fiili "öldür" anlamı yüklenerek kullanılırmış. "


'Gavur'a' acımak gibi bir yanlışa düşmesin diye küçücük çocuklar, büyükler tezahurata dururlarmış ...

Çocukluğunda yaşadığı çocuk kavgalarında yediği dayaklardan çok, büyüklerin tuttuğu bu tezahurat yaralamıştı O'nu ve bu yarası iyileşmeden ayrıldı aramızdan 2008'in Mart ayında...
Düşünüyorum da acaba bir halk için önce övgü, hayranlık, saygı anlamı yüklü olarak kullanılan ama asırların sosyal, siyasal değişimlerin getirdiği sonuçların günlük yaşamdaki tezahürü olarak, bir hakaret ve aşağılama ifadesine dönüşen, bu "Ağaç Diken Halkı" bunca yaralayan başka bir sözcük var mıdır?!

İşin ironisi ise sanırım, sözcüğün taşıdığı gerçek anlam ile sonradan yüklenen anlamı arasındaki korkunç uçurumda saklı...

Yukardaki başlığı bu nedenle attım...

"Biliyor musun ben de bir "Fılle" kızıyım?" derken, taaa en başından başlarım hikayeye, asırlar öncesindendir seslenişim, soruşum...

Anadolu'mun bugününe baktığımda; önce Ermeni'siydi, sonra Kürt'ü ve bugün Türk kardeşlerimizin bile "Birilerinin Fılle'sı" olduğunu görürüm...

Sözcüğe yüklenen son anlamıyla halklar, hep "Birilerinin" "Acınmaması gereken Gavuruydu."


HEPİMİZ FILLEYIZ..
O halde ?!..

Nereye varmıştık insan kardeşlerim?


Taa en başta olduğumuz yerdeyiz, asırlar öncesinde durmamız gereken yerde...


Hani son üç yıldır bağırılıyor ya; "Hepimiz Ermeniyiz" "Hepimiz Kürdüz!" "Hepimiz şuyuz ya da buyuz! diye...


Bence hepimiz "Fılle"yız diye bağırmalıyız, "Ağaç dikmeyi seven halkız" anlamında...

Dünya'lı kardeşlerimin bir gün gezegenimizi sadece; "Ağaç dikmeyi seven halklardan ibaret bir gezegendir Dünya" diye tanımlayacakları günlere tez varmamız dileğiyle diyorum ki;

"Biliyor musunuz ben de bir "Fılle" kızıyım?"


Ağaç dikmeyi sevenlerin kızıyım!


"Tu zanî; ez jî kecikek "Fılle" me?"


Anjel Dikme

Paris


24-1-2010

*FILLE sözcüğü, küçük harflerle yazıldığında, klavyemde türkçe karakter bulunmadığından, noktalı ( i ) olarak çıkmaktadır. 

25 Şubat 2010 Perşembe

Midyat Tarihi



MİDYAT TARİHİ
 

Tarihte Midyat
         İlçemiz Midyat'ın  coğrafi olarak konumu, doğusunda Dargeçit ilçesi, batısında Ömerli ilçesi, kuzeybatısında Savur ilçesi, kuzeyinde  Batman iline bağlı Gercüş ilçesi, güneyinde Nusaybin ilçesi, güney doğusunda ise Şırnak  iline bağlı İdil ilçesi yer almaktadır.  Bu ad, ibadet edenlerin dağı, diyarı anlamında kullanılır. Bu bölgenin yüzölçümü 10.000 Km2'den fazladır.
 
         İlçemizin ismi ve ilk kuruluşu konusunda, değişik görüşler bulunmaktadır. Bazı kaynaklara göre, İlçenin adı bir çok değişimlerden sonra Farsça, Arapça ve Süryanice karışımından meydana gelmiş "AYNA" anlamına gelmektedir.
 
       Başka bir rivayete göre de Midyat, Mağaralar Kenti anlamına gelen " MATİATE" kelimesinden ismini almıştır. Bu görüşü ileri sürenler, "MATİATE" isminin Asur yazıtlarında M.Ö. 9.Yüzyılda geçtiğini ifade etmektedirler. Bu görüşe paralel olarak Midyat'ta ilk yerleşim yerinin mağaralar olduğunu gösteren "Elath" mevkiinin (Midyat'a 3 Km. uzaklıkta ve Acırlı Beldesi yakınında bulunan Ziyaret-Mesire Yeri) Romalılar döneminden günümüze kadar geldiği söylenmektedir.
Mor Yakup Kilisesi
           
       1973 Mardin İl yıllığında İlçenin tarihçesi hakkında şu bilgiler yer almaktadır: Orta Asya'dan göçüp Anadolu'ya gelen Eti Türkleri, Mezopotamya dediğimiz Dicle ve Fırat Nehirleri arasında yer alan  ve verimli topraklara sahip olan bölgeye yerleşmişlerdir. ( M.Ö. 2000 yıllarında ) Bölgeden geçişleri sırasında Midyat'ı  büyük bir mağara şehri halinde kurup, hayvanlarını da burada barındırmışlardır. Midyat'ın altındaki mağaralar o devirlerde barınak olarak kullanılmışlardır. Bu mağaraların birbirleri ile bağlantıları vardır. Daha sonraları bu bölgeye Orta Asya  Türklerinin öncü göçebeleri olan Komuk Türkleri gelip yerleşir.

            Bölgeye gelip yerleşen Komuklar, asırlarca Asurilerle savaşmışlardır. Bu dönemlerde Asurilerin birkaç defa bölgeyi ele geçirdiği görülmektedir. Ancak bu istilaları pek uzun sürmez ve her defasında çekilmek zorunda kalmışlardır. Nitekim Asur Hükümdarı Tıglatninip zamanında Komuklar, tamamen duruma hakim olmuşlardır. M.Ö. 500-100 yılları arasında bölge, değişik kavimlerin istilasına uğramıştır. Makedonyalılar, Persler, Romalılar bu bölgede hüküm sürmüşlerdir. Midyat' ın asıl meskun hale gelişi veya bölge olarak kuruluşu Selefkuslar devrine rastlamaktadır (M.Ö.180 Yılları).
Meryemana Kilisesi
         M.S. V. yy kadar Hıristiyanlık bölgeye hakim olmuştur. VI. asırdan sonra, İslamiyet' in yayılışı ile birlikte Arap akınları başlamış ve VII. yüzyılda Halit B. Velid orduları bölgeyi fethetmişlerdir. Abbasiler döneminde bölgede imar ve kalkınma hareketleri görülmüştür. Midyat köylerinin ekserisi Harun El Reşit döneminde kurulmuştur. Harun El Reşit'in oğlu Memun'un Türk-Arap karışımı olarak kurduğu büyük bir ordu Cizre-Mardin eski patika yolu boyunca yüz karakola yerleştirilmiştir. Mahalmiler böyle doğmuşlardır. Midyat ve çevresindeki köylere verilen "MAHALMİ" adı buradan gelmektedir. Mahalmi; yüz mahalle, yüz yer, yüz ordugah anlamına gelir ve bugün de Cizre'den Mardin'e kadar eski patika yolu, özellikle eski Bağdat yolu üzerindeki ( bu kervan yolu üzerindeki) bu köyler, Türkçe, Süryanice ve ağırlıklı olarak Arapça karışımı Mahalmice diye tabir edilen bir dili konuşur. Bu köyler: Söğütlü, Şenköy, Acırlı, Çavuşlu, Sarıkaya, Gelinkaya, Düzgeçit, Ovabaşı, Ziyaret, Estel Kesimi, Yolbaşı, Sarıköy, Düzova, Yayvantepe, Eğlence, Pelitli'dir.
           Mahalmice konuşan bu köylerimizin sakinleri konusunda başka görüşler de vardır. Bir görüşe göre bunlar, Necef Çölünde yaşayan cengaver ve savaşçı Benihilal kabilelerinden. Büyük bir kısmının Orta Asyalı Türklerden olduğu da rivayet edilir. Cizre ile Mardin arasında Midyat bölgesinde yerleştirmekle Bizans'a karşı hem savunma hem de futuhat politikası takip etmiş olan Memun, Estel Camii'ni ve Derizbin (Acırlı) Camii'ni inşa ettirmiştir.
         
         Prof. H. Hollerweger' e göre, Mardin'in doğusuna ve Midyat'ın batısına düşen Mhalmoye'nin bir çok büyük köyü, 1209 yılından önce Hıristiyanlıktan İslamiyet'e geçmişlerdir.
 
        XI. yüzyılda Artuk Devleti genişleyerek, batıda Halep, doğuda Musul ve Bitlis, Kuzeyde Harput (Elazığ), güneyde Darzuru içine alır.İşte Midyat da, bu dönemde Mardin, Hasankeyf ve Musul eyaletleri arasında irtibat vazifesi gören bir bölge olarak en parlak devirlerinden birini yaşamıştır. Bu tarihte bölgenin merkezi Derizbin ( Acırlı ) köyüdür. Derizbin beyleri Artukoğullarına bağlı yarı müstakil bir beylik olarak hüküm sürüyorlardı. Mervaniler ve Eyyübiler'den sonra Midyat 1535 yılında Bıyıklı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından ele geçirilmiştir. 1838 yılında Diyarbakır Valisi Ali Paşa tarafından ziyaret edilen Midyat'ta, bir redif taburu teşkil edilir.
         1810 yılında ilçe olan Midyat, 1915'te Cevat Paşa tarafından  imar görülmüştür. Askeri Kışla, Cevat  Paşa Camii ve Ulu Camii bu dönemde inşa edilmiştir.
 
 Tarihte Mardin
  Mardin'in esas adı, bazı tarihi kaynaklara göre "Merdin" olarak  geçmektedir.Bu tarihi şehir Mardin Eşiği adı verilen kenar kıvrımlar kabarıntısının güney kanadında, geriden çok sarp  dikenliklerle çevrili bir yamaçta, ortalama 1300 metre yükseklikte  kurulmuştur.
 

            Huriler İ.Ö. XXX. yüzyılda yöreye gelip yerleşmişler. Hurriler' den sonra Mitanni halkı, onların ardından da Asurlular'ın yönetimine geçen Mardin ve yöresi İ.Ö. IV.yy..'nın ikinci yarısında başlayarak Pers Kralı Keyhüsrev II.'nin İ.Ö. 331'den İskender &8216;in , onun ölümü üzerine de komutanlarından Seleukos'un egemenliği altına girmiştir.
            İ.Ö. II.yy.. yarısından başlayan karışıklıklar sırasında Arami halkı, Abgar Beyliğini kurdu. Aynı yüzyılın sonlarına doğru Mardin, Romalılar ile Sasaniler arasındaki bir çok çatışmaya sahne oldu.  İ.S. 640' ta Hz. Ömer'in halifeliği sırasında İlyas B. Ganem adlı Arap komutanının emrindeki bir ordu, Mardin'i alarak Rum idaresine son vermiştir. Böylece Mardin ve ahalisi Müslüman Araplara geçmiştir. M.S. 692 yılında Abdulmelik zamanında Mardin, Emeviler'in eline geçer.  640'ta Araplar tarafından ele geçirilen kent XI. Yuzyılın sonlarında Selçuklu Devletine katılmıştır.
            Yavuz Sultan Selim döneminde Mardin, Osmanlıların hakimiyetine girmiştir. Osmanlı döneminde, Diyarbakır Eyaletine bağlı bir sancak idi. Mardin o dönemde kentin toplam nüfusu 43 binin üzerinde 24.000  kadarı Müslüman, geri kalanı Süryani, Yakubi, Nesturi, Keldani ve Yahudi idi.  1920 yılının başlarında Fransızlar Mardin'i denetimleri altına almayı deneselerde başarı sağlayamadılar.

  Mardin şehri, Sümerler,  Persler, Romalılar,  Bizans ve Türk-İslam Devletlerinin zaman zaman hakimiyetlerine bağlı hükümlerle idare edilmiştir.
    
Ulucami Mahallesinde bulunan Camii Kebir  M.S. 1176' da yaptırılmış. Zenciriye Medresesi ( M.S. 1385) Artukoğullarından günümüze kadar kalmıştır. Süryani Cemaatinin önemli bir mabedi olan Deyrulzafaran ise 1600 yıllık bir tarihe sahiptir. M.S. V. Asırda Arami ırkına mensup Süryaniler tarafından yapılmış olan bu Manastır, 1932 yılına kadar Süryani Kadim Cemaati' nin Patriklik Merkezi konumunda idi. 

                                                                         Kaynak:Midyat.gov.tr