Kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2013 Cumartesi

"Tu zanî Ez keçikek fille me" sözünün takibiyle: Fille nedir, gavur nedir?



 TU ZANÎ; EZ JÎ KECIKEK *"FILLE" ME?



Üyesi bulunduğum bir yahoo grubuna yazdığım, 'Kimlik İstemem!' başlıklı mektubuma dostlardan gelen yanıtlar içinde sevgili Latif Çavdar'ın yazdığı şu satırlar beni bu sözcüğün izini sürmeye dürtüledi.


Bu geçmişe doğru bir iz sürüsü zorunlu kılıyordu.

Şöyle bitiriyordu mesajını sevgili Latif Çavdar; "Özellikle oynanan oyunlarda ben kazandım mı, akrabam olan çocuklar bana kürtçe, 'Xuna fıle heyi tede' (fıle kanı var sende) tabii bunlar konuşulurken ben sen şanslısın diye algılıyordum.Süreç böyle devam ederken 'fıle' kelimesini büyüklerin konuşmalarında işitince büyüklerime sormaya başladım, ama her seferinde konuşmaktan kaçınılıyor kimse bir şeyler anlatmıyordu. Sonunda benim için 'fıle' kelimesini kullanan çocuklar kelimenin içeriğini anlattılar ve sonunda Babaannemin, Nenesinin Ermeni olduğunu öğrendim, Neneme sorduğumda bu konuda ser veriyor sır vermiyor ve bu konuları asla konuşmuyor, nenem halen sağ ve bu konuları halen asla konuşmaz, yaşanılmış hikayeleri ise yaklaşık 5 yıl önce Nenemin Hacca gitmesine yakın gelen akrabalarından dinledim öylece kavradım. Ve halen 'Fıle' kelimesinde aklım, gayri-müslimler için kullanılan bu kelimeyi çözmeye çalışıyorum."

Bu kelimeyi çözmeye çalışan sadece biz değildik.

İsviçre'de iken bulunduğum bir toplantıda tanıştığım değerli ahparigim, Sason'lu Bogos Tovmasyan da, benimle paylaştığı kitap çalışmasının dokumanlarında, kitabına tam da bu sözcüğün uzun bir açıklamasını yaparak başlama gereği duymuştu.


Çünkü; ailesinin hikayesini anlattığı bu kitapta sıkça geçecek bir sözcüktür "Fılle".

Aramice'ye kadar dayanıyor koku Falohé-Fılle'nın, Farsca'da da kullanılıyor ama bakın anlamı neymiş:

Falohe= zıraatçı...


Şu notu da düşmüş kitaba: "Ziraatçılık eskiden, yalnız toprakla uğraşmak anlamında; buğday, mercimek, darı ekinlerin ekildiği anlamına gelmez, aynı zamanda ağaç diken ve ağaç budayan anlamına da gelmektedir."


AĞAÇ DİKEN HALK..

O devirde komşuları, özelikle Persler bu sözcüğü Ermeniler için, (Fallohe-Fılle) "Ağaç diken halk" anlamında kullanırlarmış.

Ağaç dikmenin bu halk için ne kadar önemli olduğunu anlatan, yazarımızın babasıyla yaşadığı bir anısını okuduğumda Hrant Dink'in bir sözünü yeniden hatırladım içim burkularak ; "Hazinelerimiz bu toprağin altındakiler değil, üstündekilerdi."


Sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim bunu canlar...

Anlatıyor Bogos Tovmasyan:
"1996'da İsviçre'de üzerine ev yapabileceğim kadar bir toprak parçası satın aldım. Bizde adettir temel atılmadan bir keşise (papaz) dua ettirilir. Ama burada öyle her istediğinde din adamı bulamadığımızdan ve bir an once evi yapıp yuvamıza kavuşmak istediğimizden, duasız attık temeli ve evi bitirdik.

Eve girip oturmadan bari bir duamızı edelim derken, babam geldi aklıma. 1910 doğumlu 86'lık babamı çağırdım ve :

-Baba, hayırlısıyla kendimize iyi kötü, başımızı sokacak bir kullik yaptırdık. Sen daha hayattasın ve duan keşişlerin duası kadar sayılır, evi bir kutsa da biz de hayırlısıyla girip oturalım.

86 yaşındakı keşiş baba, bastonuyla evin dört duvarını dolaştı. Her duvarın üzerinde bastonuyla Surp Haç'ı geçirdi, evin bahçesinde bir tur attı ve geldi oturdu.

-Oğlum dedi, evin hayırlı uğurlu olsun, güle güle ailece can sağlığıyla oturun.
-Sağol baba iyi ki sen vardın.
dedim ve elini öpüp, yanına oturdum.
Yaşlı babam, dudağını kımıldatıyor, titrek titrek bir şey anlatacak, konuşacak ama....O 'oğul ' bazen de 'lao' derdi.
-Lao bir şey söyleyeceğim ama..
ve durdu.
-Ama??
-Ama; yani evinden soğuma...
"Soğuma" deyince içimden bir şey koptu...
Babam devam etti;
-Hayırlısıylan evinin her şeyi kusursuz güzeldir ama bir eksiği vardır.
-Baba eksikliği nerden çıkardın? Kapı, pencere, çatı, banyo, tuvalet, mutfak her şey herkesin evi gibidir.
-İşte oğul dedi, her şey herkesin evi gibi olduğu için, eksiklik orada. Senin evin Ermenilerin evine benzemiyor.
-Halla! halla! babo bunu nereden çıkarıyorsun ?
Ev evdir, Ermenilerin evi nasıl olur?
-Oğlum beni dinle. Ermeni evi dediğim, banyosu, kapısı, penceresi, mutfağı ile ilgili değildir. Eksik olan evin etrafindaki meyve ağaçlarıdır. Biz önce meyve ağaçlarını diker sonra evin temelini atarız,
atalarımızdan öyle gördük.
Ve başladı atalarımızın dikmeden asla bir evin temelini atmadıkları ağaçların isimlerini sıralamaya.
-Dut ağacı, asma, üzüm ağacı, ceviz ağacı, elma ağacı, nar ağacı, kayısı ağacı, incir ağacı, zeytin ağacı, badem ağacı ve bir de meyvesi olmayan meşe agacı. Bunları diktiğin zaman senin evin de *Haygagan Hay duna benzer.
-Iyi de baba bu soğuk memlekette yetişmez ki bu ağaçlar...
-Yetişir lao yetişir. Öyle bir yetişir ki gökyüzüne kadar uzanır.
-Baba dedim, uzanması ne işe yarar ki meyve vermedikten sonra?
-Oğlum. dedi ve durdu... Bu ağaçlar meyve vermeseler de, Ermeni halkının simge ve etiketidirler...Meyve vermeseler de, bahçede süs gibi de kalsalar yeter...Şunu unutma oğul; insan ağaç olmadan yaşayamaz..."
Persler döneminde, Ermeni halkına neden, ağac diken anlamına gelen "Fille" dendiğini bizler, 1996 yılında baba oğul arasında yaşanmış olan bu diyaloglardan çok net anlayabiliyoruz...
Zaman içinde bu "Fılle" sözcüğü tüm Hıristiyan halklar için kullanılan bir hakaret sözcüğüne dönüşmüş ne yazık ki...

Sözcüğün bu değişimi yaşaması, İslamiyetin yayılmasıyla doğru orantılı gelişen bir süreç...

Din farkının sistem tarafından bilinçli olarak, Hıristiyan halka karşı bir kışkırtma aracı olarak kullanıldığı yıllarda bu sözcük de tümüyle bir aşağılamanın, dışlamanın ve ötekileştirmenin ifadesi olarak kullanılmış...
"Kürtler; "FIlle-gulam" yani köle anlamında "fılle" derlerdi.
Bu anlamıyla kendileri için bir mal (!) yaratılmış olurdu.

"Tu Fılleye mini!" "Sen benim Fıllemsin"...


Birbirleriyle kavga ettiklerinde, biri diğerini acımasızca dövdü mü, dövülen şöyle derdi: "Ma niye ben senin Fıllen miyim?"


"Ma çima ez tu Fılleye te me?"

Babam rahmetli de olduğu son güne kadar, üzüntüyle, hiç iyileşmeyen bir yaranın acısıyla, bu cümleyi tekrarlar dururdu...

"Hey! hey gidi hey! Lehe lao lehe 'Fılle' ye!"


"Vur oğlum vur "gavurdur" !"


Burada "Vurmak" fiili "öldür" anlamı yüklenerek kullanılırmış. "


'Gavur'a' acımak gibi bir yanlışa düşmesin diye küçücük çocuklar, büyükler tezahurata dururlarmış ...

Çocukluğunda yaşadığı çocuk kavgalarında yediği dayaklardan çok, büyüklerin tuttuğu bu tezahurat yaralamıştı O'nu ve bu yarası iyileşmeden ayrıldı aramızdan 2008'in Mart ayında...
Düşünüyorum da acaba bir halk için önce övgü, hayranlık, saygı anlamı yüklü olarak kullanılan ama asırların sosyal, siyasal değişimlerin getirdiği sonuçların günlük yaşamdaki tezahürü olarak, bir hakaret ve aşağılama ifadesine dönüşen, bu "Ağaç Diken Halkı" bunca yaralayan başka bir sözcük var mıdır?!

İşin ironisi ise sanırım, sözcüğün taşıdığı gerçek anlam ile sonradan yüklenen anlamı arasındaki korkunç uçurumda saklı...

Yukardaki başlığı bu nedenle attım...

"Biliyor musun ben de bir "Fılle" kızıyım?" derken, taaa en başından başlarım hikayeye, asırlar öncesindendir seslenişim, soruşum...

Anadolu'mun bugününe baktığımda; önce Ermeni'siydi, sonra Kürt'ü ve bugün Türk kardeşlerimizin bile "Birilerinin Fılle'sı" olduğunu görürüm...

Sözcüğe yüklenen son anlamıyla halklar, hep "Birilerinin" "Acınmaması gereken Gavuruydu."


HEPİMİZ FILLEYIZ..
O halde ?!..

Nereye varmıştık insan kardeşlerim?


Taa en başta olduğumuz yerdeyiz, asırlar öncesinde durmamız gereken yerde...


Hani son üç yıldır bağırılıyor ya; "Hepimiz Ermeniyiz" "Hepimiz Kürdüz!" "Hepimiz şuyuz ya da buyuz! diye...


Bence hepimiz "Fılle"yız diye bağırmalıyız, "Ağaç dikmeyi seven halkız" anlamında...

Dünya'lı kardeşlerimin bir gün gezegenimizi sadece; "Ağaç dikmeyi seven halklardan ibaret bir gezegendir Dünya" diye tanımlayacakları günlere tez varmamız dileğiyle diyorum ki;

"Biliyor musunuz ben de bir "Fılle" kızıyım?"


Ağaç dikmeyi sevenlerin kızıyım!


"Tu zanî; ez jî kecikek "Fılle" me?"


Anjel Dikme

Paris


24-1-2010

*FILLE sözcüğü, küçük harflerle yazıldığında, klavyemde türkçe karakter bulunmadığından, noktalı ( i ) olarak çıkmaktadır. 

23 Mayıs 2013 Perşembe

Kürdistan Beylikleri Zamanından Kalma Mezar Taşı


Kürdistan Beylikler Dönemi’nden kalma bir mezar taşı (17. yüzyıl). / Eruh’un Reşênê (Dikboğaz) köyü mezarlığı. 
Mezar taşındaki figürler: kaftan, kalkan, hançer, kuşak, bel kemeri motifleri ve su matarası. 


28 Kasım 2011 Pazartesi

Osmanlı Devleti’nin hazırladığı devlet mühürlü tarihi ‘Kürdistan’ haritası

ABD’nin Irak işgali sırasında devlet belgeleri arasından çıkardığı Osmanlı Devleti’nin hazırladığı devlet mühürlü tarihi ‘Kürdistan’ haritası kamuoyuna açıklandı. Haritada Kerkük kentinin Kürdistan sınırları içerisinde olduğu açık bir şekilde gösteriliyor. 


Amerika’nın Irak’a Mart 2003’te başlattığı savaş sırasında lrak’ın gizli arşivlerinden ele geçirilen Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait Asya kıtası coğrafya haritasında, Kürdistan’ın konumu ve Kerkük kentinin Kürdistan’ın ortasında yer aldığını gösteren belge yayınlandı. Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) sitesinde yayınlanan belgede, Kürdistan’ın tarihi coğrafyası açıkça ortaya konuluyor. Irak’ın Osmanlı İmparatorluğu denetimi altında olduğu dönem çizilen haritada Kürdistan anlatılırken, Kerkük bir Kürt ili olarak haritada yer alıyor.

Abdulhamid döneminde hazırlandı


Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken, geride Kürtlerin tarihine ışık tutacak bu belgeyi bıraktı. ABD’nin ırak işgalinde devlet belgeleri arasından çıkarıldığı belirtilen haritanın, 1893 yılına ait olduğu kaydediliyor. Sultan Abdulhamid döneminden kalma haritada, Kürdistan sınırları çiziliyor ve Kerkük’ün de Kürdistan’ın orta yerinde olduğunu gösteriyor. Yıllarca lrak’ın gizli arşivlerinde korunan bu haritanın, 2003 yılındaki ABD işgali sırasında Kürtlerin eline geçtiği kaydedildi.


Ele geçirilen bu tarihi belgenin ABD tarafından Irak Devlet Başkanı Celal Talabani’ye verildiği belirtiliyor. Talabani ise, lrak Geçici Yönetim Konseyi Başkanı olduğu 22 Mayıs 2004 tarihinde bu haritayı konsey toplantısının Kerkük’e ilişkin oturumunda lraklı liderlere göstererek, Kerkük’ün Kürt kenti olduğunu ispatlamaya çalışmıştı.


DİHA / KERKÜK

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Hürmüzgan yazılı ilk Kürt şiiri




Hurmizgan riman, Atiran kujan 
(Mabedlerimiz yıkıldı, ateşimiz söndü.) 
Zorkar ereb kirne xapâr, Ginay paleyi heta Sharezâr (Sharezur'a kadar fakir köyleri yıktı geçti zalim Araplar.) 
Jin u kenikan we dil beshina 
(Kızlar ve kadınlar köle oldu.)


Mêrd aza tli we ruy hwêna (Yiğitler kendi kanlarında boğuldu.) 
Reweshti Zerdeshtre manuwe bekes 
(Zerdüştlük takipçilerini kaybetti.) 
Bezeyika neka Hewrmez we hwichkes 
(Ahuramazda kimseye acımadı.)




1800'lü yılların başında Federe Kürdistan Bölgesi'nin Süleymaniye şehrine bağlı Hezarmerd köyünde deri üzerine yazılı olarak bulunan "Hürmüzgan" şiiri Kürt şiirinin ilk yazılı örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.


İslam orduları tarafından Federe Kürdistan Bölgesi'deki Zerdüşt dini mensuplarına karşı gerçekleştirilen katliamın anlatıldığı "Hürmüzgan" adlı şiirin Hewreman lehçesiyle yazıldığı belirtiliyor.


Hürmüz kelimesi Kürtçe'de, Zerdüşt inancındaki iyiliği temsil eden güç olan Ahura Mazda'yı tanımlamak için kullanılıyor. Hürmüzgan'ın da Hürmüz'ün evi anlamında olan mabedleri anlatığı kaydedildi. Şiirde yer alan mısralarda kadim bir tarihe sahip olan Kürtlerin eski inançlarına ilişkin önemli veriler yer alıyor

Ksenefon'nun Kürdistan Geçişi ve Onbinlerin Dönüşü




Geçenlerde bir arkadaş ben Kürt Tarihini Yunanlılardan okuyorum diye bize biraz gönderme yaptığı için çuvaldızı kendimize batırarak Kürt Tarihini biraz da yunanlı antik yazarlardan dinleyelim dedik. Ksenefon’un Kürdistan’dan geçişi MÖ 14 Kasım 401’e tekabül etmektedir. Bir haftalık bu geçişini kaleme alan Yunanlı Komutan Yazar filozof ve tarihçi Ksenefon(Xnephon olarak da bilinir) Kiru Anavasi’nin 4. kitap olarak adlandırılan bölümünde Kürtler hakkında önemli bilgiler vermekte. Bazı bilgileri şöyle:
Kürdlerin kimsenin hakimiyetini kabul etmeden özgür yaşadıklarını yazmış. Onun tarifine göre Karduklar dağlar arasında yaşayan savaşçı bir halktı. Akamenid kralına bağlı değildiler. Onların ülkesinden sonra Ermenistan gelmekteydi.


* Karduklar çok savaşçı ve pek çevik insanlardı, İran Şahının düşmanı olup; ona tabi değillerdir. O kadardı ki Karduklar bir defasında 120 bin kişilik İran’ın kraliyet ordusu bunların ülkesini işgal etmiş, bir teki bile geriye dönemeden yok olmuştur, sebebi de Kurdistan’ın çok karışık oluşu.


*Ksenefon, Kardukhların, İranlılardan bambaşka soydan ve onlara çok düşman olduklarını, bir tanık olarak anlatmıştır


*Kürt köylerinde, Kürd evlerinin çok güzel olduğunu, bol yiyecek bulunduğunu ve bu evlerde bolca şarap bulduklarını, şarap saklama sarnıçlarının sıvalanmış iyi sarnıçlar olduğunu yazmış. Kürtlerin çok modern ve gelişmiş bir toplum olduğunu anlatmış.


Ksenefon’un izlenimlerinden bazılarını aldık. Askeri ve anılarından da bahsetmiştir Kürtlerden.


ÖNEMLİ NOT: Kard: Kürt, demek.
Kürdçedeki ‘u’ harfini Yunanlılar telaffuz edemiyorlar. Bundan dolayı da “a” olmuş.
“-ukh” eki eski Ermenice çoğul ekidir yani Türkçedeki -LER ile -LAR eki karşılığıdır. 
Ermeniler Kürtlere Kurd-ukh/Gurd-ukh diyorlardı eski çağlarda bu da Kürt-ler demektir. 
Yani Ksenefon’un kullandığı “Kard-ukh” Kürt-ler demek. 
Ama Ksenefon bu kelimeye bir de yunanca çoğul eki olan Kardukh-i'yi ekleyerek KARD-UKH-İ’ demiş. Bugünkü Türkçeye de ‘Kard-ukh-lar’ olarak çevrilmiş.
Karduklar özellikle Kurmanc Kürtleriyle yakınlık göstermektedir


Kürt Tarihi ve Uygarlığı

18 Nisan 2011 Pazartesi

Kürt Tarihine Giriş (Entry to Kurdish History) (Leon Mmk)








Kürtler, Ortadoğu’nun en eski halklarından olup Toros dağlarından Zagros dağlarına kadar uzanan coğrafyada yaşayan ve Hint-avrupa dil grubuna ait bir dil konuşan halkdır. Yaşadıkları coğrafyanın adı tarihsel olarak Kürdistandır, başka bir tanımla ise kuzey Mezopotamya da denilebilir. Tarihi kaynaklar Kürtlerin tarihini 5000 yıl geriye götürmektedir.

Etimoloji

“Kürt” isminin kaynağı tarihsel olarak çok eskilere dayanmaktadır. Bazı araştırmacılara göre Kürt teriminin temelinde KUR kelimesi yatmakta olup Sümer kökenlidir. Sümerce'de KUR, dağ demektir. Tİ eki aidiyeti ifade eder. Böylelikle KURTİ kelimesi dağın halkı anl gelmektedir. Bu ismin geçmişi M.Ö. 3000'lere kadar dayanmaktadır. Kürdistan coğrafyası bilindiği gibi dağlık bir bölgedir. O çağlarda insanlara coğrafyalarıyla veya yaşam tarzlarıyla bağlantılı adlar verilirdi. Kürtlerinde işte bu dağlık coğrafyada binlerce yıldır yaşamasından dolayı bu adı almış oldukları ileri sürülmektedir. Sümercedeki KURTİ adı, Greklerede 2200 yıl önce Kurdienne (Kürt memleketi) diye geçmiştir.

The Name Kurd And İts Philological Connections adlı yazısında Driver, listesini yazıtlardan çıkardığı Kurti, Karda, Karduk, Gord, Kord, Cardakes, Cyrtii, vd gibi sonekleri farklı dillere göre değişse de hepsi ortak bir krd/krt öğesi içeren tüm bu adların aynı kökten geldikleri ve etnik olarak ilişkili oldukları sonucuna varmıştır.

Dr. Asad Khailany’nin yaptığı araştırmalarda binlerce yıllık tarihi kaynaklar Kürtleri şöyle kaydetmiştir:
Dr. Asad Khailany's researches based on thousands of historical resources.

What the ancients referried to Kurds as:

Sümerler (Sumerians) - Karda, Kurti ve Guti,
Babiller (Babylonians) - Garda ve Karda,
Asuriler (..yrians) - Qurti ve Guti,
Grekler (Greks) - Kardukh ve Gordukh,
Ermeniler (Armenians) - Kortukh ve Gortai-kh,
Persler (Persians) - Gurd veya Kurd,
Süryaniler - (Syrians) Kardu ve Kurdaye,
İbraniler ve Keldaniler (Hebrews and Chaldeans)- Kurdaye,
Aramaik ve Nesturiler (Armamic and Nestorians)- Kadu,
Erken islamik dönemlerin Arap yazarları (Arabs) - Kurd (çoğul Akrad),
Avrupalılar ise M.S. 7. yüzyıldan itibaren (Europeans) - Kurd demişlerdir.

Milattan önceki tarihlerde Mezopotamya’da tarih sahnesine çıkmış birçok kavimlerin Kürt asıllı olduğu yapılan araştırmalarda ortaya çıkmaktadır. Mesela isimleri tarihlerde anılan; Subaru, Kurti, Guti, Lulu, Kusi, K..it, Mitanni, Med, Mannai, Urartu, Karduk, Cyrtii, Gord, Kord, Kardakes v.s. gibi kavimlerin çoğunun Kürd olması yüksek olasılıktır. Etimolojik olarak incelendiğinde bugünkü Kürtlerin atalarından bahsedildiği anlaşılmaktadır.


Dil
Kürt dili Hint-Avrupa dil ailesi içinde yer almaktadır. Bu ailede yer alan İran dil grubu, Kürtçeyi de içermektedir. Daha açıkcası Kürtçe İrani diller ailesinin kuzeybatı grubu içindedir ve Farsça’dan bağımsızdır.

Kürtçe, bugün Türkiye, İran, Irak, Suriye, Ermenistan diye bilinen değişik devletlerin sınırları içinde yaşamakta olan ve tarih boyunca Kürdistan olarak bilinen coğrafyada konuşulur. Dünyada tahminen 20-25 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Kürtçe, Irak ve Kürdistan Özerk Bölgesinde resmi dil olarak tanınmışdır.
Filolog (Dilbilimci) Abdülmelik Fırat’e göre Kürtçede 100 binin üzerinde kelime vardır.

Kürt edebiyatı, halk edebiyatı ve yazılı edebiyat olarak ikiye ayrılır. Sözlü edebiyat, yani halk edebiyatının tarihi binlerce yıl öncesine kadar dayanıyor. Yazılı edebiyat ise bin yıl öncesine kadar dayanıyor. Hemadani Baba Tahir (935-1010), Kürt edebiyatının ilk yazılı örneğini, bin 100 yıl önce İran'da Arap alfabesiyle Kürtçe yazmıştır.

Kürtçe’nin eski ve güçlü edebi ürünlere sahip diğer bir lehçesi de Kurmanci lehçesidir. Kurmanci lehçesiyle bu güne kadar ulaşmıştır şiirler yazan Kürt şairleri arasında ilk akla gelenler Elîyê Herîrî (1425-1495), Feqîyê Teyran (1590-1660), Melayê Cizîrî (1570-1640) ve Ehmedê Xanî (1650-1707)'dir. Ehmedê Xanî'nin Mem û Zîn adlı ünlü eseri ilk kez 1730'da çevrilip yayınlanmıştır.

Tarih
Kürtlerin Anadolu'nun en eski halklarından biri olduğu yapılan genetik, etnografik, linguistik, etimolojik ve arkeolojik araştırmalarla gün ışına çıkmaktadır. Dünyanın her köşesinde halklar yaşadı. Ama Mezopotamya'nın, Zagros'un ayrıcalığı var. Yazının keşfedildiği yer burası. Atın ilk ehlileştirildiği, ilk tekerleğin döndüğü, ilk aritmetik, tıp, ilk teleskopun yapıldığı, ilk destanın söylendiği, ilk şiirin yazıldığı, ticaret, dış ilişkiler, diplomasi, barış antlaşmaları, ilk türküler, ilk yontular, ilk tapınak, ilk mutfak, ilk şarabın keşfi ve ilk tiyatronun yaratıldığı insanlığa kucağını açmış bir yöre. İşte bunların hepsinde Kürt halkının alın teri vardır. Mezopotamya bölgesini Mezopotamya yapan Dicle ve Fırat nehir isimleride Kürtlerden kaynaklanmaktadır.


I. Antik Çağda Kürtler
Medeniyetin beşiği olan Mezopotamya yöresinin antik halklarından biri olan Kürtler hakkında bir çok eski tarihçi ve coğrafyacı binlerce yıl evvel yazdıkları kitaplarda bahsetmektedir. Bu kitaplarda ve eserlerde Kürtlerin antik çağlardan bu yana yer aldığı, kurduğu birçok beylik, krallık ve devletlerden bahsedilmektedir. Özellikle Yunanlı ve Romalı tarihçiler Kürt tarihinin aydınlanmasına ışık tutmaktadır. Anadolu, Mezopotamya ve İran kaynakları Kürtlerden bahsetmektedir.

Mezopotamya & Kürtler

Subaru Krallığı

Subarular’ın yazılı tarihi hakkında ilk bilgileri Hitit tabletlerinden almaktayız. Buna göre yörenin ilk sakinleri Mitanni adında bir devler kuran Hurriler olmuştur. M.Ö. 3000 ve 4000 yıllarında bölgede Subarular'ın yaşadıkları ve Fırat isminin bu halk tarafından verildiği ileri sürülmüştür. Subarular'ın Hurriler'le aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim oldukları bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya'ya da ihraç edildiği anlaşılmaktadır. Mezopotamya'da gelişen kültürlerin kökenini burada aramanın daha doğru olacağı kanaatindedirler. M.Ö. 17. yüzyıl içindede Subarular Mitanni Krallığı’nı kurdu.

Subaruların Kürt olduğuna dair tezler vardır. “Subar”ların diğer adı “Suvar”dır. Subaru kelimesi Kürtçedeki Şivan kelimesinin bozulmuş hali olduğu iddia edilmektedir. Kürtçede “Şivan” Çoban demektir. Kürtlerin önemli bir bölümü bugünde çoban hayatı sürdürmektedir. Erbil’de Subaruların bir bölümünün yaşadığı yerde tarihi Kürt aşiret konfederasyonu olan Zubari konfederasyonu Subari/Subaru adını halen taşımaktadır. Irak’da dışişleri bakanlığı yapmış Hoşyar Zebari adında bir Kürt bakan dahi vardır.

Guti Krallığı
Zagros dağları ve Aşağı Zap nehrinin kıyılarında yaşayan ve bu günkü Kürtlerin atalarından biri olan Gutiler veya Kutiler, M.Ö. 2700 yıllarında bağımsız bir devlet kurar, Gutiler/Kutiler Mezopotamyanın en eski halklarındandı. Gutilerin bilinen 21 tane kralı olmuştur. Guti/Kuti iktidarı 2 asıra kadar sürmüştür. Guti hanedanlığı daha sonra ise Ur hanedanlığı tarafından sona erdirilmiştir.

Gutiler, Mezopotamya kuzeyindeki Akad memleketlerini M.Ö. 2649 yıllarında işgal edip tam iki asra yakın, Sümer ve Akadları idare ettiler.
Akadlar döneminde Zagrosda yaşayan Gutiler Akad kralı Naram-Sin’in ölümünden sonra kral adayları arasında yaşanan kavgadan faydalanarak Akadları süpüren Gutiler, demoralize olmuş Akad ordusunu yendi. Fırat nehri kenarında bulunan Agade şehrini alarak imparatorluğuda ele geçirdiler.

Kürtler ortadoğunun en eski tarihlerinden birini oluşturmaktadır. Tarih, antropoloji, etnografi, ve linguistik gibi değişik bilim dallarında uzman olan araştırmacıların büyük çoğunluğu Gutileri Kürtlerin ataları olarak saymaktadır.
Eric Jensen kitabında: Ortadoğunun Kürtleri Kürdistanda modern tarih daha muhafaza edilmemişken Kürdistanda yaşıyorlardı diye yazmaktadır. Mezopotamya tarihi uzmanı Pennsylvania Üniversitesi Doğu bilimleri Başkanı Prof. Ephraim Avigdor Speiser göre tarihte ilk Kürt halkından bahsedilmesi M.Ö 3000 yıllarında Gutium adı altında gerçekleşmiştir. Gutiumlular (Kürdistan) Hint-Avrupa dili konuşmaktaydılar (Morris). Gutium Kürdistanın ta kendisi olması bir tarafa etimologlara göre Guti kelimesi dahi Kürt kelimesin değişime uğramış şeklidir. Prof. Howorth’a göre Kurdistan adı Gutium kelimesinden türemiştir. Ve Babilonyaların kullandığı Khuradi veya Quradu kelimesini Guti adıyla bağdaştırmaktadır. Guti ülkesi modern Kürdistanın adıdır.
Sayce’ye göre Kürt adı Babiloncadaki quradu kelimesinden gelmektedir ve savaşçı anl taşımaktadır ve bu kelime Van cıvarındaki halkın adından kaynaklanmaktadır.

Ortadoğu uzmanı eğitimci Dr. Honigman’a göre Guti kelimesi Kürt kelimesiyle aynıdır. Guti, Kurti adının iranize şekliyle telaffuz edilişidir. G>K dönüşümü olmuş. Örneğin: Kardeş kelimesinin Gardaş kelimesine dönüşü gibi. Etimolojik olarak R harfinin zamanla yutulmuş olması ise etimolojide doğal bir olgudur, dolayısıyla, ortaya Guti çıkmış: Guti-Gurti-Kurti. Gutilerin yaşadığı Güney Kürdistan yöresinde halen Judikan adlı Kürt aşireti mevcuttur.

Araştırmacı Rawlinson’a göre ise Gut ilkel Keldani dilinde sığır anl gelmektedir Başka bir iddiaya göre ise “Guti” kelimesi Sümer kökenlidir ve yine (Gud=öküz, sığır) bugünkü Kürtçe’de yer alan “öküz, sığır sahibi halk” anl gelmektedir. Gutiler bugünkü Soran Kürtlerin yakın durmaktadır.

Guti Kralları:

• İnkişuş
• Zarlagab
• Şulme
• Silulumeş
• Inimabakeş
• Igeşauş
• Yarl-agab
• İbate
• Yarl-angab
• Kurum
• Apil-kin
• La-erabum
• İrarum
• İbranum
• Hablum
• Puzur-Suen
• Yarlaganda
• Tirigan

En son Guti kralının adı Tirigandır. Tir Kürtçede “Ok”, Tirigan ise “Okçu” demektir.

M.Ö. 2000, Kürtlerin Ataları: Churriter (Hurri), Guti ve Subarular

Mitanni İmparatorluğu

Mitannilerin, Habur çayının (Şırnak) doğduğu yerde Vaşşuganni (Vaşukani) adlı bir kent merkezine sahip olduğu, buradan çıkan tabletlerden anlaşılmaktadır. California Üniversitesi Arkeologu Prof.Yoteshilani, Mitannili Kürtlerin Habur yakınlarında yaşamış olduğunu, imparatorluklarının adının ise Şenak olduğunu yaptığı kazılarda keşfetmiştir. Hurri dil grubu konuşulmakta, ağırlıklı olarak orta Mezopotamya da, bugünkü Urfa, Mardin ve Şırnak bölgelerinde hüküm sürüp; M.Ö 1500-1250 yılları arasında yaşamıştır. Demiri kendi tekelinde tutmuştur. At yetiştiriciliğinde meşhurdur. Asur ve Hititlerle sürekli ve şiddetli bir çatışma ort yaşamıştır. Mitanni kralı Sauşşatar, ..ur üzerine yürür ve kenti ele geçirir. ..ur prensliğinde ..urrabi ve II. ..urnirarinin bulunduğu bu zamanda ..ur, Kas krallarının etkisinden kurtulur, ancak bu kez de Mitannilere tabi olmak zorunda kalır. Sauşşatar, feth ettiği ..ur kentinden birçok kıymetli eşyalarla birlikte bir altın kapıyı da ganimet olarak Şırnakdaki başkenti Vaşşukanniye götürür. Sauşşatarın bu başarılı faaliyetinden sonra, Mitannilerin doğu sınırları Zağros Dağlarına kadar genişler. Kuzey Suriyedeki eski denetim alanları olan Halep ve Kadeş bölgeleri de tekrar Mitanni hâkimiyetine girer. Mitanniler, Suriye, Amuriye, Asur memleketiyle Kürdistanin Kerkük bölgesine kadar olan topraklara hüketmişlerdir. En son Asur İmparatoru Salman..ar tarafından varlığına geçici olarak son verilmiştir.

Mitannilerin başkentinin adı Vaşukanidir. Bu ismin araştırmacılar tarafından Kürtçeden kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Kürtçede başikani veya hoşkani “güzel pınar” demektir. V-B-H harfleri etimolojik olarak en kolay dönüşümü olan harflerdir. Zamanla fonetik değişime uğramış olması yüksek olasılıktır.

Mitannilerin Aryan (Arı) kökenli, (özelliklede Mitani kralları) oldukları biliniyor. Büyük olasılıkla Mitanniler Kürdlerin atalarıdır.

Tarihçi Speiser göre Mitaniler Arı ırkına mensup ve Kürtlerin ecdatlarından, Zagros topluluğunun bir bölümünü teşkil eden Subaruların bir koludur.
Mitannilerin yaşadığı aynı coğrafik bölgelerde yaşayan Kürt aşiretleri halen Mitanni adını Mattini, Motikan/Moti gibi şekillerde yaşatmaktadır.

Mitani kralları:

• Kirta (M.Ö. 1500 – 1490)
• Şuttarna I (M.Ö. 1490 – 1470)
• Baratarna (M.Ö. 1470 - 1450)
• Parşatatar (M.Ö. 1450 - 1440)
• Sauşşattar (M.Ö. 1440 - 1410)
• Artatama I (M.Ö. 1410 - 1400)
• Şuttarna II (M.Ö. 1400 - 1385)
• Artaşumara (M.Ö. 1385 - 1380)
• Tuşratta (M.Ö. 1380 - 1350)
• Şuttarna III (M.Ö. 1350)
• Mattivaza (M.Ö. 1350 - 1320)
• Sattuara I (M.Ö. 1320 - 1300)
• Vasaşatta (M.Ö. 1300 - 1280)
• Şattuara II (M.Ö. 1280 - 1270)

Birçok Mitanni Krallarının adlarında Şat kelimesi bulunmaktadır. Şatır eski Kürtçede site yada şehir yöneticisi anl gelmektedir. Şehir anl gelen Şat sözcüğünden türetilmiştir. Şat sözcüğünün İranî dillerde 'Şar', 'Şahar', 'Şehr' gibi versiyonları da vardır. Şat şeklinde söyleneni en eskisidir. Şah (Kral) sıfatı dahi bu Şat kelimesinden türetilmiştir. Dolayısıyla Mitanni Krallarının adlarında Şat kelimesinin bulunması kralllıklarıyla ve şehir yöneticilikleriyle ilgilidir.
“Arta” sözcüğü ise hem Kürtçe hem de eski İranî dillerde soylu, doğru, adil, hak, yasa anlamlarına gelmektedir.

Komagene Krallığı
Kommagene (Komajen) krallığı M.Ö. 162 – M.S. 72 yılları arasında Anadoluda bugünkü Adıyaman ili cıvarlarında büyük Zilan aşiretine mensup Kürtler tarafından kurulmuştur. Nemrud Dağı Kürt krallığının en önemli merkezi, başkenti, idi. Kral Nemrud Kürd olup adıda Kürtçedir. Nemrud kelimesi Kürtçedeki “Nemir” veya “Nemird” kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir ve “ÖLÜMSÜZ” demektir. Komagenes, Helen kökenli bir adlandırmadır. Nemrut Dağına, öteki adıyla Kürt Dağı diyorlar. Kom sözcüğü Kürtçede topluluk anl geliyor. Gene ise soy, kabile, aşiret anl gelmektedir. Komagene yan yana geldiğinde herkesin evi anl ortaya çıkarıyor veya göçebe aşiretler diyarı anl gelmektedir. Kürtlüğün tüm kriterlerini üzerinde taşıyan yuvarlak tepe, örnek inşa planları ve karmaşık renkli duvarlarıyla dizayn edilmişti. Kürtler'in tüm tarih, gelenek, görenek ve kültür mirasları Kürtçe'nin derinliklerinde gizlidir. Kürtlerin ataları olan Kommageneler döneminde bölgede barış ve huzur hüküm sürmüştür. Yazılı belgelerde M.Ö. 850 yılında görülen krallığın ismi o dönemlerde “Kummu” veya “Kummuhu” olarak geçer. Yüzyıllardır ışık Anadoluya Tanrılar dağı Nemruddan doğar ve tüm dünya uygarlığa uyanır.

Kommagen Kralı bir keresinde Asurlulara başkaldırır. Asur kralı Sargon Kommagenleri yener ve yenilen asi kralı: “Tanrılardan korkusu olmayan tanrısız bir adam bu. Sadece kötü planlar yapan bir hilekar,” diyerek suçlar. Kral Sargon’un nitelemesi fazlasıyla öznel görünebilir. Ancak Sargon sözlerine söyle devam eder: “karısını, oğullarını ve kızlarını, malını ve hazinelerini aldım ve son olarak halkını aldım ve onları Mezopotamya’nın güneyine (bugün Irak) sürdüm.” Anlaşılan, yerleşik halkları yurtlarından topraklarından sürmek o zamanlarda da uygulanan bir yöntemdi.

Yunanlı tarihçi ve coğrafyacı Strabo, M.S. 7-18 yılları arasında yazdığı "Coğrafya" (Geographika) adlı ünlü eserinde Komagene’den bahseder. Komagene’nin küçük bir ülke olduğunu, Samosata (Samsat) adındaki, doğayla kaplanmış başkentte kraliyet ailesinin ikamet ettiğini, ama şimdi Roma eyaleti olduğunu anlatmış. Şehrin fazlasıyla bereketli topraklarla kaplı ve Fırat nehrinin kenarında olduğunu yazmış.

Kommagene Valileri, M.Ö. 290-163

• Sames I (M.Ö. 290-260)
• Arsames I (M.Ö. 260-228)
• Xerxes (M.Ö. 228-201)
• Ptolemaeus (M.Ö. 201-163)

Komagene Kralları, M.Ö. 163-M.S. 72

• Ptolemaeus (M.Ö. 163-130)
• Sames II Theosebes Dikaios (M.Ö. 130-109)
• Mithridates I Callinicos (M.Ö. 109-86)
• Antiochus I Theos Dikaios Epiphanes Philorhomaios Philhellen (M.Ö. 86-38)
• Mithridates II Philhellen (M.Ö. 38-20)
• Antiochus II (M.Ö. 29)
• Mithridates III (M.Ö. 20 -12)
• Antiochus III (M.Ö. 12 - M.S 17)
• Roma’ya İmparatorluğuna geçti (M.S. 17-38)
• Antiochus IV Epiphanes (M.S. 38-72)

Komagenenin Tarihi Eserleri
Adıyaman şehrinde bulunan Nemrud 2150 metre yüksekliğinde ve bütün bölgeye hükmedercesine durmaktadır. Toros sıradağlarına aittir. Gündoğumu ve günbatımının tüm ihtişamıyla izlenebildiği bu tepede, Kommagene (Komajen) Kralı 1. Antiochos kendisi için görkemli bir anıt mezar, mezar odasının üzerine kırma taşlardan oluşan kutsal alanlar inşa ettirmiştir. Kral 1.Antiokhos'un (Tanrılar Dağı) Nemrud dağına yaptırdığı görkemli kutsal alan, kendi heykeli ve herbiri 9 m yüksekliğindedir.
Doğu ve batı teraslarda; sıra halinde dizilmiş blok halinde 8 yontma taşın üst üste oturtulmasıyla oluşturulan 8-10 metre yüksekliğinde muhteşem heykeller, kabartmalar ve yazıtlar bulunmaktadır. Heykeller, bir aslan ve bir kartal heykeliyle başlar ve aynı düzende son bulur. Hayvanların kralı olan aslan yeryüzündeki gücü, tanrıların habercisi olan kartal ise göksel gücü sembolize eder.

Korduene Krallığı
Ünlü Atinalı filozof ve tarihçi Ksenefon (M.Ö.430-355), Anabasis (sefer) adlı eserinde “Kardukhi” dediği Kürdler tarafından Korduene Krallığı adında kurulmuş bir krallık vardı. Bu krallık Hakkari ve Diyarbakır arasında kurulmuştu. Korduene krallığı Kürt kralları ve prensleri tarafından yönetiliyordu. Ksenefonun dediğine göre bağımsız yaşayan bir halkdı ve Akamenid kralına bağlı değildiler. M.Ö. 1. yüzyılda ise Ermeni olduğu ileri sürülen Kral II Tigranes tarafından Korduene (Kürdistan) feth edilmiştir. Kral Tigranes, Korduene kralı Zarbienus’u da suikast düzenleterek öldürtmüştür.

Yunanlı tarihçi Plutarch M.S. 1. yüzyılda, Kürdistan kralı Zarbienus’un Ermenistan kralı Tigranes’in baskısına karşı ittifak için Roma konsolosu Appius Claudius yoluyla Roma generali Lucullusla gizlice irtibata geçtiğini aktarmış. Fakat bu durumdan haberdar olan Tigranes, Kürt Kral Zarbienusu, karısını ve çocuklarını Romalılar Ermenistana girmeden önce suikast düzenleterek öldürtmüş.

M.Ö. 74’de Roma generalliği ve konsolosluğu yapan Lucullus düşüncesiz olmadığı için Kürdistana girdiğinde Zarbienus onuruna cenaze törenleri düzenletmiş. Zarbienus için düzenlenen töreninde kral’ın cenazesi altın, kraliyet elbiseleri ve Tigranes’den alınan kalıntılarla süslenmiş. Lucullus kendi elleriyle süslenmiş cenazeyi kralın akrabalarıda yanındayken ateşe vermiş. Arkadaşlarına katılarak Zarbienus’un adına içerek; Zarbienusu arkadaş; ve Romalıların iyi bir müttefiki olarak anlatır. Lucullus, Kürt Kral Zarbienus anısına da masraflı büyük bir anıt yapılmasını emreder. Kürt Kral Zarbienus’un sarayında çok fazla altın, gümüş ve üç milyon ölçek mısırdan oluşan büyük hazine bulunmuş. Böylece Romalı askerlere bolca mısır temin edilmişti. Lucullus kamu hazinesinden tek kuruş almadığı için de takdir edilmişti. Böylece savaşın masrafı kendiliğden de karşılanmıştı. (Plutarch/Hayatlar/Lucullus, Bölüm 36)

İngilizce metni - Chapter 36: Zarbienus, the king of the Gordyeni, as has been said, secretly stipulated with Lucullus, through Appius, for an alliance, being oppressed by the tyranny of Tigranes. He was informed against, however, and put to death, and his wife and children perished with him, before the Romans entered Armenia. Lucullus was not unmindful of all this, but on entering the country of the Gordyeni, appointed funeral rites in honour of Zarbienus, and after adorning a pyre with royal raiment and gold and with the spoils taken from Tigranes, set fire to it with his own hand, and joined the friends and kindred of the man in pouring libations upon it, calling him a comrade of his and an ally of the Romans. He also ordered that a monument be erected to his memory at great cost; for many treasures were found in the palace of Zarbienus, including gold and silver, and three million bushels of grain were stored up there, so that the soldiers were plentifully supplied, and Lucullus was admired for not taking a single drachma from the public treasury, but making the war pay for itself.

M.Ö. 200 yıllarında Anadolu ve Kürt Krallıkları: Sophene, Gordyene, Mardia, Cortea, Komagene


Ermenistan kralı Tigranes yeni kurduğu “Tigranocerta” (Diyarbakır, Silvan) adındaki şehre Adiabene, Asur, Gordyeni ve Kapadokyalıları yerleştirmiş. Bu şehirde Grekler ve Kilikyadan getirilip yerleştirilmişlerde varmış. Tigranes bu insanların yerleşim yerlerini darmadağan ederek sakinlerini zorla Tigranocertada yaşamaya mecbur etmiş.

İngilizce metni - Chapter 36: Thus successful in his campaign, Lucullus struck camp and proceeded to Tigranocerta, which city he invested and began to besiege. There were in the city many Greeks who had been transplanted, like others, from Cilicia, and many Barbarians who had suffered the same fate as the Greeks,— Adiabeni, ..yrians, Gordyeni and Cappadocians, whose native cities Tigranes had demolished, and brought their inhabitants to dwell there under compulsion.

Modern Ermeni tarihçilerinden Nicholas Adontz (Armenia In The Period Of Justinian, 1970) ve Cyril Toumanoff (Studies In Christian Caucasian History, 1963)’un görüşlerini de kısaca not etmek gerek. Toumanoff, lokal “Kardukhi hanedanlıkları”ndan, bir “Gordyene Krallığı”ndan ve “Korduene prensleri”nden, 298 yılından sonra onbeş kalesi bulunan Korduene prensliğinde/devletinde Roma kontrolünden sözeder (a.g.e., s. 181-182).
Adontz, Tigranes’ın ordusundaki etnik gruplar arasında “Gordyen’ler”i de sayar (s. 318), modern Kürtler’in atalarının “Kurti”ler olduğunu söyler. Kürtler Kral Tigranesin ordusunda yer alıp birçok yerleşim yerini o dönemlerde hakimiyeti altına almıştır. Bunlar Mezopotamya, Azerbaycan, Suriye, Kapadokyadır. Kürtlerin orduda yer alması sayesinde Ermenistan Kralı İmparatorluğunu genişletebilmiştir. Kral Tigranesin Kürt olduğuna dair iddialarda vardır. Daha sonra ise Korduene Krallığı M.Ö. 55 yılında Roma imparatorluğunun bir eyaleti oldu ve 384 yılına kadar 4. asır Roma hakimiyetinde kaldı.

Korduene Kralları:

• Zarbienus (M.Ö. 74)
• Maniasurus (M.S. 115)


Sophene Krallığı
Sophene Krallığı Dicle ve Fırat nehirlerinin arasından kurulmuş bir krallıktır. Ermenistan krallığının güneybatısında olan Sophene Krallığı bir çok kere Ermenilerin, Perslerin ve Romalıların hakimiyetine girmiştir.

Resmi Orjinal Boyutlarinda Görmek Için Tiklayiniz.

Roma imparatoru Diocletian tarafından feth edilen Sophene Krallığı, Zaza Kürtlerinin coğrafık yerleşim yeriyle kesişmektedir. Bu Sophene Krallığının Zaza Kürtleri tarafından kurulmuş olduğu tarihçiler tarafından söylenmektedir.

Sophene (Şupan, Supani) krallığı, M.Ö. 95’te Büyük Ermenistan (Doğu Ermenistan) kralı olan II. Tigran tarafından devrildi. M.Ö. 95 yılında tahta çıkan ve ‘Büyük’ ünvanı taşıyan Tigran’ın ilk işi küçük Sophene krallığını fethetmek oldu. O tarihe dek bağımsız olan Sophene de ilhak edildi ve Ermenistana bağlandı. Ermenice’de Tsophk adıyla bilinen Sophene Krallığı bugünkü Elazığ-Dersim bölgesine tekabül ediyordu. O dönemde Sophene kralı olan Artanesi tahttan indirdi. Artanes, Zariadres’in soyundandı. (Plutarch, Lucullus, Bölüm XXI), (Strabo XI. 532)

Zariadres I Sophene Kralıydı. M.Ö 201 yılında Büyük Antiochus büyük Ermenistan ve Sopheneyi Ermeni olduğu iddia edilen generaller Artaxias ve Zariadresle beraber feth eder. Antiochus, Zariadresi Sophene valise olarak atar. Antiochus’un Romalılara karşı M.Ö 201 yılında yenildigi Magnesia (Manisa) savaşında, Artaxias ve Zariadres ayaklanır. Roma fethiyle Artaxias büyük Ermenistanı, Zariadres de Sophene Krallığını bağımsız olarak yönetmeye başlarlar. Kral Zariadres’in yaptıklarına bakıldığında Zaza Kürdü olduğu izlenimi vermektedir. Zariadres (Zareh) kelimeside Kürtçeden kaynaklanabilir. Zar kelimeside Kürtçe ve Zazaca’da “Sarı” demektir.

Bazı kaynaklara göre Urartu kralı Menua’nin bölgedeki fetihlerini anlatan Bagin’deki yazıtta Dersim ve Elazığ yörelerine Supani denmektedir. Bu adın sonraları Sofene (Sophene) şekli altında yaşadıgını görmekteyiz.

Zaza Kürtlerinden Pers Kralı Darius da bahsetmektedir.

Pers İmparatorluğunun hükümdarlığını yapan Pers Kralı I.Darius (Dara)’un (M.Ö. 522-486) yaşamış olup Ortadoğunun birçok ülkesini egemenliği altına almıştır. Darius, M.Ö 515 yıllarında Behistun yazıtları olarak ün kazanmış çivi yazısını hazırlatmıştır. Darius, yerden 100 metre yükseklikteki kayalıklara yazdığı Behistun kitabesinde Pers tarihinden bahsetmektedir. Behistun kitabesi üç dilde ayrı olarak yazılmıştır: Eski Farsça, Elamice ve Babilce.

Birinci sütunda Darius M.Ö 515 yıllarında Fırat nehrinin kenarında Zazana adında bir kasaba olduğunu yazmış. Bu kitabede, Dersim (Tunceli) ve Elazığ havalisi “Zazana” adı ile anılmaktadır.

Sütununun ingilizce metni:

[1.19] Says Darius the king: Afterwards I went to Babylon; when I had not reached Babylon - there (is) a town Zazana by name along the Euphrates.

Urartu Kralı I.Argistis (M.Ö. 780-755), Zaza Kürtlerinden bahseder. Bazı yazılarında (kitabelerinde) ise, Zazalar’ı “Zavaidi” diye göstermiştir.Bu kralın “Saski” hanedanı ile “Zuaen”lere olan düşmanlığı ve aralarındaki mücadeleler de anılmaya değer.

Yunanlı Ksenofon’da bu bölgede (M.Ö. 401 yılında), “SuSa” adında bir şehirden bahsedilmektedir. Ki bu şehir, Zazalar tarafından kurulduğu izlenimini veren “Sophene” krallığının merkezi olarak kabul edilmektedir.

Ünlü Yunanlı tarihçi, felsefeci ve coğrafyacı Strabon (Strabo) M.Ö. 65-M.S 25 yılları arasında yaşamıştır. Strabo’nun yazdığına göre, Roma imparatoru Pompey, Sophene’yi
Tigran’dan aldı ve Nero (M.S. 54-68) onu ayrı bir krallık olarak Sohaemus’a verdi. Sophene, daha sonra ise ayrı bir krallık olarak tarihi kaynaklarda gösterilmeye başlanmıştır.

Tarihçi büyük Pliny, M.S. 2. yüzyılda Anadolu ve Mezopotamya cıvarlarındaki ülkeler ve eyaletlerden bahsederken birçok kere Sophene adını kullanmaktadır (Pliny, Adiabene, 6.16, 6.10).

Tarihçi Prof. Dr. Mehrdad İzadi, Sophene’yi (Şupani) Elazığ’in büyük Subhan aşiretinden saymaktadır. Bu aşiret halen mevcuttur.

Ünlü Suriyeli Arap tarihçi, etnografist ve coğrafyacı Yakut İbn Hamavi 1179-1229 yılları arasında yaşamıştır. Hamavi’nin “Mücem ül-Buldan” adlı eseri coğrafya sözlüğü olup, tarihsel, biyografik ve kültürel bilgiler içermektedir.
Yakut El Hamavi 12. yüzyılda Sophene’nin başkenti Arsamosata kentinin %25’inin Ermeniler tarafından meskun tutulmuş olduğunu yazmış. Buradan yola çıkarak geriye kalan %70-75’ininde Zaza Kürtleri tarafından mesken tutulmuş olduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanısıra Ermeni krallarının Ermeni asimilasyonuda hesaba katıldığında; ilk kurulduğu yıllarda Kürt kenti olduğu da söylenebilir.

Sophene’nin Başkenti
Sophene Kralı Arsames (260-228): Fırat’ın ana kollarından Aratsani Nehri havzasında kendi adını verdiği Arsamosata (Arşamaşat) kentinin kurucusudur. Batı kaynaklarında Sophene Krallığı olarak anılan devletin kendi sakinlerinin dilindeki adı 'Şupani'dir. Batılı kaynaklarda ismi Arsamosata (Arşamaşat) olarak geçen Sophenenin başkenti Bizans çağında Asmosata olarak anılmıştır. Aynı isim Ermenice'de Aşmuşat'a dönüşmüş, Süryaniler kente Arşemşat, Araplar ise Sumaysat yada Sumeisgat demişlerdir.

Sophenenin başkent adının Kürtçe olduğuna dair görüşler:

Kürd dilindeki adı Şemşat'tır. Şatır eski dilde site yada şehir yöneticisi anl gelmektedir. Şehir anl gelen Şat sözcüğünden türetilmiştir. Şat sözcüğünün İranî dillerde 'Şar', 'Şahar', 'Şehr' gibi versiyonları da vardır. Şat şeklinde söyleneni en eskisidir. Şah sıfatı dahi bu Şat kelimesinden türetilmiştir. Şemşat adının Kürd dilinde Şem (Güneş) ve Şat (Şehir)'den hareketle Güneş-Şehir, Baş-şehir anl geldiği Kürt dilbilimcileri tarafından söylenmektedir.

Şemşat, Elazığ’ın Palu sınırları içerisinde, Murat ırmağının Güney kıyısındadır. Palu merkez bucağa bağlı Xaraba Köyü'nün Şupani krallığının tarihi başkenti olduğunu aynı yerdeki Şemşat Kalesinin varlığından biliyoruz. Günümüzde ismi 'Örencik' olarak değiştirilmiştir.

Yunanlı coğrafyacı Strabo Sophene’nin başkentini Karkathiokerta (Carcathiocerta) olarak göstermektedir. Bu şehirin Elazığ (Harput) şehrine yakın olduğu anlaşılmaktadır (XI.14.2). Carcathiocerta şehrinin adı da Harput adıyla benzerlik taşımaktadır.

20. yüzyılın büyük uzmanlarından biri olan Marquart’a göre Carcathiocerta kenti aslında Argatiokerta kenti olarak düzeltilmesi gerekir. Argatiokerta kentini Sophene kralı Zariadres’in oğlu Argatias kurmuştur. Marquart’e göre bu kentin kalıntıları Dicle nehrinin kaynağı Eğil veya Arghana Suyu yakınlarındadır.

7 Şubat 2011 Pazartesi

MezopotamyA


"..ilk kent burada kuruldu, ilk kanun burada yapıldı.

matematik, astronomi dersleri ilk burada verildi. son buzul çağı'nın bitiminden yunan ve roma'nın doğuşuna kadar ortaya çıkan en uygar topluluklar mezopotamya'da yaşadı.
avcılık ve toplayıcılıktan çiftçiliğe geçiş devrimi burada gerçekleşti. insan tanrı'yı aramaya bu havzada başladı.
ilk tapınaklar ve kentler bu toprakların vadilerinde inşa edildi. ilk madenci, ilk örsün üzerine koyduğu madene ilk çekici burada salladı.
ilk yazı, ilk krallar ve ilk imparatorlar burada görüldü. uygarlığın kalbi mezopotamya, yani dicle ve fırat ırmaklarıyla sulanan verimli düzlüklerdi.
büyük iskender'in mezopotamya'yı fethettiği tarihe kadar süren ilk dönem mezopotamya uygarlığı tam 10 bin yıl sürdü. sonra ikinci mezopotamya dönemi diyebileceğimiz devir başladı. mecusiler buradaydı. ilk yahudiler ve ilk hıristiyanlar da bu topraklardan çıktı.
hz. muhammed'den önceki tüm peygamberler mezopotamya'nın ağaçlarından yapılan beşiklerde sallanarak büyüdü.
uygarlıklar uygarlıkların üzerine kuruldu, krallar eski krallıkları yok ederek tahta çıktı, gün geldi taş taş üstünde kalmadı. pagan tapınaklarından alınan taşlarla kiliseler, camiler, yeni çarşılar, evler, kütüphaneler kuruldu.
mezopotamya olmasaydı heykel, resim, müzik, edebiyat, tiyatro olmazdı. ilk oyuncaklar dicle ve fırat nehirlerinin kesiştiği noktalarda ortaya çıktı.
dağınık ve düzenli savaşların yapıldığı ilk yer de burasıydı, düzenli orduların organize edildiği kışlalar da ilk kez burada inşa edildi.
tekerlek mö 3500'de burada bulundu, ilk kızaklar, tekneler, kalyonlar, savaş arabaları burada imal edildi. iki nehir arasında kurulan mezopotamya'nın büyük bölümünde ırmak ve kanallarla ulaşım yapıldı, mallar taşındı. basra körfezi ve akdeniz'e açılan ilk gemiler bu kıyılardan kendilerini suya bıraktı.."


http://www.facebook.com/MezopotamyA.Mardiin

18 Kasım 2010 Perşembe

Hamidiye Alayları-Koruculuk Sistemi Tarihçesi



Tarih boyunca Mazlum Kürt halkını boyunduruk altında tutan güçler, Kürt halkının toplumsal zaafiyet ve eksikliklerini iyi görmüş ve sürekli bir şekilde bunları kendi lehlerine kullanmışlardır. Hem coğrafya, hem de toplum olarak bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve paylaşılmışlığı yaşayan Kürt insanı, toplumsal bir gerçekliği olan aşiretsel yaşam tarzı yani feodalizmden dolayı, çok çabuk ve kolay bir şekilde birbirinden izole edilmiş; daha da kötüsü birbirine karşı kullanılmıştır. Bundan dolayı da egemen olan sömürgeci devletler, Kürt halkının bu durumunu yine Kürt halkının haklı kıyam ve direnişleri karşısında ve diğer halklara karşı bir "denge unsuru" olarak kullanmaya çalışmışlar ve bunun için çeşitli kurumlar oluşturmuşlardır. Dönemin egemen devletleri, bu politikayla hem onları birbirlerine kırdırmayı hedeflemiş hem de dağınık olan gücü kendi otoritesi altında toplayarak kontrol altında tutmak istemiştir. İşte bu sinsi politikaların ürünü olan kurumlardan biri de 1891'de Osmanlı Sultanı Abdulhamid tarafından kurulan ve onun adıyla anılan "Hamidiye Alayları" dır.

Hamidiye Alayları, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme döneminde dört bir yandan çatırdadığı, boyunduruk altındaki halkların, ulusal kurtuluşları için başkaldırdıkları koşullarda oluştu. Osmanlılık sözünün artık halklar tarafından rağbet görmediği, her halkın kendi ulusal kimliğiyle ortaya çıktığı koşulların ürünü olan Hamidiye alayları ile Kürt ulusal kurtuluşu engellenmek istendi. Osmanlı, bu yolla savaşçı bir yapısı olan Kürt aşiretlerinin gücünden yararlanmak ve Kafkaslarda Rusların önüne set çekmek istemiş; öte yandan Kürt aşiretlerini bu yoldan Sultan'a bağlamak, merkezi politikalara dayanak haline getirmek istemiştir.

Bu gerileme ve çöküş sürecinde Kürdistan gibi stratejik önemi olan tampon bir bölgede oluşturulacak böylesine milis güçlerin, içte ve dışta yaşanılan sosyal ve siyasal çalkantıların önünü almasındaki önemini gören Osmanlı, Rusların ünlü Kazak alaylarını örnek alarak Kürtler arasında böyle bir yapılanmaya gitmiştir. Abdülhamit'in düşüncelerine önem verdiği Müşir Zeki Paşa; Van, Erzurum ve Bitlis taraflarına yaptığı bir seyahat dönüşünde huzura kabul olunduğu zaman, Abdülhamit'in "Anadolu'yu nasıl buldun?" sorusuna şöyle cevap verir:

Padişahım, Anadolu her bakımdan tamamen ihmal edilmiştir. Hududumuzun öbür tarafındaki Moskoflar ise, bize örnek teşkil edecek derecede gayret göstermektedirler. Mesela, bir Kazak teş- kilatları var ki, hakikaten örnek edinilmeye değer. Ruslar, hudutları içindeki aşiretlerden çok istifade ediyorlar. Bunları silah altına almıyorlar ama yılda bir buçuk ay, belli bir yerde topluyorlar. Kazak teşkilatı kadroları içinde talim ve terbiyeye tabi tutuyorlar ve sonra hepsini yine serbest bırakıp, evlerine gönderiyorlar. Bağ, bahçe ve tarlalarında, sürülerinin başında çalışmak imkanını veriyorlar."

M. Zeki Paşa'nın bu açıklamasından kısa bir süre sonra Abdülhamit'in emriyle, İbrahim ve Kerim Paşaların da yardımıyla Hamidiye Alayları'nın kuruluşuna başlanır.

Büyük umutlarla oluşturulmaya çalışılan Hamidiye Alayları, Kürtler tarafından beklenen ilgiyle karşılanmaz. Kürt aşiretleri daha baştan, Osmanlı yönetiminin bu politikasına güven duymadılar ve uzak durmayı tercih ettiler. 51 büyük göçebe aşiretten sadece 13'ü, Hamidiyeleri oluşturmayı kabul ederler. Ancak alaylara dahil aşiretlerin vergiden muaf tutulmaları; düzenli askerlik yerine kendi bölgelerinde kalarak askerlik görevlerini yapmış sayılmaları; devletle iliş- kilerde avantaja sahip olmaları; aşiret ileri gelenlerinin subay sıfatları ile maaş almaları vb. daha bir yığın ayrıcalığın tanınması, aşiretlerin ilgisini artırıyordu. Alaylara Osmanlı düzenli ordularının yanında yardımcı ve keşif görevleri verilir. Hamidiye Alayları ile Kürdistan'daki durumun yatıştırılması ve Kürt beylerine kayıtsız-şartsız itaatkarlığın kabul ettirilmesi hesapları da tümüyle gerçekleşmez.

Erzurum, Muş, Van ve Bitlis bölgelerinde ve özellikle de Dersim'de, asker toplama işleri kötü durumdaydı. Hamidiye Alayları'nın başına geçen aşiret reisleri, hem kendi aşiretleri üzerinde hem de bölgede önemli bir gücün sahibi oldular. Çünkü aşiret reislerinin elde edilmesi demek, aşiret mensuplarının tümünün Osmanlıya itaat etmesi anlamına geliyordu. Ve bu alaylar Osmanlı'nın verdiği geniş yetkiler ve destekle, bugünkü köy korucularının sisteme dayanarak kendi insanlarına karşı uyguladıkları zulmün benzerini icra ediyorlardı. Rus subayı ve araştırmacısı Averianov bununla ilgili olarak şöyle diyor:

"
Olumsuz sonuçlardan biri de aşiretlerin parçalanması ve bazı reislerin güç kazanmasıdır. Kürt reisleri giderek bütün Kürt aşağı tabakasını, hiçbir kontrole tabi olmaksızın ellerine almışlardır. Aynı zamanda aşiretler parçalanarak birbirine düşman olmuşlardır. Büyük Kürt aşiretlerinin parçalanmaları, Türk hükümeti için siyaset olarak faydalıdır. Çünkü parçalanma, bütün Kürdistan'da tanınan, görüşlerine saygı gösterilen büyük Kürt ailelerini ve reislerini zaafa uğratmıştır… Aşiretlerin parçalanması, aynı zamanda Kürtler arasında çatışmalar, talanlar, hayvanların kaçırılması ve köylerin dağıtılması ile sonuçlanan gerginliğe yol açmıştır. Bu durumdan ise, reisler ve diğer nüfuz lu kişilerden çok, bunlara tabi olan ve hiçbir hak sahibi olmayan aşağı tabaka zarar görmüştür."

Bu konuda Kürdistan Gazetesi'nin 14 Eylül 1901 tarihli sayısındaki "Alayên Siwarên Hemîdî" başlıklı yazısında şöyle geçmektedir:

Hamidiye Süvarilerinin elinde silah var, Sultan'ın ferman ve imtiyazlarına sahipler. Bu yüzden Hamidiye mensubu olmayan Kürtlerin köy ve kasabalarını basıyor, onları talan ediyorlar. Mazlum ve mağdur Kürtler hükümete başvuruyor, Sultan'a çağrıda bulunuyor, adalet istiyorlar ama bir sonuç alamıyorlar. Çünkü bu işin baş sorumlusu Sultan'ın kendisi. Öyle olunca kendileri de, can ve mallarını korumak için Hamidiye Süvari Birliklerine kaydolmak istiyorlar…"

Hamidiye Alayları özellikle Kürtlerden oluşturulmuştur. Her ne kadar bu alayların sadece Kürtlerden oluşmadıkları belirtiliyorsa da ezici bir çoğunluğunun Kürtlerden oluşturuldukları bilinmektedir. Ayrıca Abdülhamit'in, Hamidiye Alayları'nı oluşturmada mezhep (Sünni-Alevi) ayırımı da gözetmesi, Kürtler tarafından olumsuz karşılanır.

Hamidiye Alayları'nın kuruluşuna en uygun iki bölgeden başlandı. Birinci bölge, Erzurum-Van arasında, Rusya'ya sınır olan yerleri; ikinci bölge ise, Mardin-Urfa arasında kalan arazinin kuzey kısımlarını kapsıyordu. Abdülhamit'in Hamidiye Alayları'na ilişkin emriyle, Erzincan'ı kendisine merkez yaparak, 1891 ilkbaharında çalışmaya başlayan 4. Ordu Komutanı M. Zeki Paşa, Mirliva Mahmut Paşa'yı Van, Malazgirt ve Hınıs taraflarına göndererek, Hamidiye Alayları'nın örgütlenmesini başlattı. 1891 yılına gelindiğinde Erzincan, Dersim, Erzurum, Amed, Van, Malazgirt, Urfa ve Kürdistan'ın daha bir çok yerinde, toplam yüze yakın alay meydana getirilmişti.

Öte tarafta bu çabalar ve politikalar sürdürülürken Kürt aydınları da bu politikaların amacına ulaşmaması yönünde çaba sarf ediyorlardı. Hamidiye Alaylarının kuruluş tarihleri aynı zamanda Kürdistan'da basının gelişim yıllarına denk geldiği için, bu yönde girişimler yoğunluk kazanmıştır. Kürt aydınlanma hareketinde önemli bir aşamayı ifade eden "Kürdistan" gazetesinde yayınlanan makalelerde ulusal bilinç öne çıkarılı- yor ve başkalarına hizmet etme kıyasıya eleştirili- yor. 13 Mart 1901 tarihli 27. sayısında, Kürtlerin Abdülhamit'in planlarına alet olmaları eleştirilerek şöyle deniliyor:

"Kürtler! Biliyorsunuz ki ne kadar ulus varsa, tümü kendi iyilikleri için çalışıyorlar. Kürtler için çok kötü bir durumdur ki hep yabancılara hizmet ettiler. Bu hükümetin yolunda çok Kürt, savaşlarda öldürüldü. Beş yüz yıl önce vatanımızda bir Türk yoktu. Türklerin tümü Turan'dan vatanımıza geldiler ve vatanımızda bize hükmediyorlar. Kanlı ve despot padişahları, kendilerine 'halife' adını vererek, ne kadar zulüm çeşidi varsa uyguluyorlar. Siz bu durumu bilmi- yorsunuz. Zira siz cahilsiniz; duruma hakim olmamanız için, hükümet her zaman sizi cahil bıraktı."





Hamidiye Alayları'nın Kuruluş Amacı

Abdülhamit döneminin bazı yüksek görevlileri, Hamidiye Alayları aracılığıyla her şeyden önce Kürtler arasında yurttaşlık duygusunu oluşturmanın ve giderek onlara Osmanlı hükümetinin otoritesine boyun eğdirmenin gereğine inanıyorlardı. Hamidiye Alayları konusunda yaptığı açıklamaların birinde Abdülhamit, "Rumeli'nde ve bilhassa Anadolu'da Türk unsurunu kuvvetlendirmek ve her şeyden evvel de içimizdeki Kürtleri yoğurup kendimize mal etmek şarttır" diyordu. Hamidiye Alayları'nın, meydana gelebilecek rejim karşıtı olaylarda Kürtlerden yararlanmak için kurulduğunu belirtiyordu.

Hamidiye Alayları ile Kürtleri Rusya karşısında güçlü bir askeri siper, İran'a karşı saldırı aracı durumuna getirme amacı yanında önemli amaçlardan biri de, Kürt "başıbozukları(!)"nın önünü almak, Kürtleri Osmanlı idari makamlarının sıkı gözetimi altında durdurmaya alıştırmak, istisnasız bütün Kürt aşiretlerinin bağımsız durumunu yok etmekti. Hamidiye Alaylarına ilişkin batılılara yapılan açıklamalarda amaç şöyle belirtilir: "Kürt çapulculuğunu, yine onlardan oluşturulmuş düzene ve disipline alışık güçlerle bastırmak amacıyla kurulmuştur."

Kürt beyliklerinin ortadan kaldırılmasından sonra Kürdistan'da oluşan "otorite" boşluğu da Osmanlı yönetimini korkutuyordu. Hamidiye Alayları'nın Kürdistan'da denetim ve kontrol mekanizmasının yeniden oluşturulmasında araç olarak kullanıldıkları da söylenebilir.

Ulusal, dinsel ve mezhepsel farklılıklar alabildiğince kullanılarak, halk düşmanı planlar birer birer uygulanmaya konuldu. Hamidiye Alayları, Rusya ve İran'a karşı oluşturulan cephelerde ve Balkan Savaşı'nda Osmanlı saflarında yer aldılar.

Büyük devletlerin Ermenilere ilişkin reform paketleriyle sürekli bir biçimde karşı karşıya olan Osmanlı devleti, gittikçe gelişen Ermeni ulusal uyanışını her ne pahasına olursa olsun engellemek istiyordu. Osmanlı devleti, Ermenilerin hoşnutsuzluk ve muhalefetini yok etmenin yolunu, bu halkın doğrudan ortadan kaldırılmasında görüyordu.

İttihat ve Terakki'nin, yönetimi ele geçirmesinden sonra da devlet, Kürt aşiretleri ve liderleri arasındaki çelişkileri kullanmaya ve bunlardan alabildiğince yararlanmaya çalıştı.

İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra, Hamidiye Alayları'nın statüsü yoğun bir biçimde tartışılmaya başlandı. Hamidiye Alayları'nın hemen dağıtılmaları için, değişik yörelerden İstanbul'a ortak dilekçeler gönderildi. İttihat ve Terakki çevresinde ve basında da Hamidiye Alayları'na karşı girişimler başladı. Bunun üze- rine 1909'da Hamidiye Alayları kısmen silahsızlandırılmaya başlandılar. İttihat ve Terakki yönetiminin hem genel bir Kürt isyanından korkması hem de Rusya ile olası bir savaşta Hamidiye Alayları'ndan yararlanma düşüncesinden vazgeçmemiş olması, Hamidiye Alayları'nı tümden dağıtma girişimlerinin sonuçsuz kalmalarına yol açıyordu.

Hamidiye Alayları'nı ortadan kaldırmaktansa yeniden örgütlemeyi uygun bulan hükümet, bunun için iki komisyon oluşturdu. Birinci komisyon, sınır boylarındaki kuzey grubunun, ikinci komisyon ise çöl alaylarının yeniden düzenlenmesi ile görevlendirildi.

Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Osmanlı yönetimi başta Hamidiye Alayları olmak üzere, Kürt aşiretlerinden daha iyi yararlanmanın yollarını bulmaya çalıştı.

Hamidiye Alayları dönem dönem değişikliklere uğrasa da hiçbir zaman resmi anlamda tamamıyla ortadan kaldırılmamıştır. Günümüze ise kendini Köy Koruculuğu olarak taşımıştır.

Halkımızın siyasal bir gerçekliği var. O da zaaflı, yaralı, derbeder ve kendi coğrafyasında başkalarının tahakkümü altında yaşamasıdır. Hamidiye Alayları'ndan tutun, ta Köy Koruculuğu'na kadar; Kürt Halkı içinde dayatmalar ve zorbalıkla oluşturulmuş askeri kurumların tümü, bunun ürünüdür. Kürdistan, sürekli başka devletlerin mücadelelerine sahne olmakla kalmamış, bu savaşların kurbanları da Kürt Halkından seçilmiştir. Bunlar kimi zaman devletlere, çoğu kez de Kürt Halkının kendi özgürlüğü uğruna geliştirdiği kıyam ve direnişlere karşı kullanılmıştır. Bu zaafı aşmanın yolu; tarihimizi bilmekten, tarihi sorgulamaktan ve köklü bir tarihi birikime ve bilince sahip olmaktan geçer. Başarıyı, özgür bir yaşamı ve yurtseverliği, ancak böyle bir anlayışın üzerine bina edilebilir ve geçmişin hatalarından ancak bu bilinçle kurtulabiliriz.

Kaynak :Mezopotamya’nın Kadim Halkı Kürtler / Emine ERİNCİK

29 Ekim 2010 Cuma

Seyid Rıza'nın İngiltere'ye Yolladığı Mektup



Dışişleri Bakanlığına

Yıllardır, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları Kürdistan’ın bereketli topraklarından söküp, Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor.

Türk Hükümeti son olarak, hükümetle yapılan anlaşma gereği, bu işkencelerin dışında tutulan Dersim’e de girmeye çalıştı.

Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930′da Ağrı Dağında, Zilan vadisinde ve Beyazıt’ta yaptıkları gibi, kendilerini savunmak üzere silaha sarıldılar. Üç aydan beri ülkemi, acımasız bir savaş kırıp geçiriyor.

Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları atmalarına rağmen, ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık.

Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocukları öldürüyor ve böylelikle Türk Hükümeti, başarısızlığının intikamını tüm Kürdistan’da işkence yaparak almak istiyor.
Hapisler, ağzına kadar masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin ücra köşelerine sürgüne gönderiliyor.

Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor.
Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım.

Seyit Rıza
Dersim Başkomutanı

26 Ekim 2010 Salı

Kürdistan Madalyası



1842 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık ilan eden ve statüsünü1846 yılındaki büyük çarpışmalara kadar koruyan Botan Emiri Mîr Bedirxan Bey’in 27 Temmuz 1847′de Eruh Kalesi’nde teslim oluşu ile Kürt birlikleri Osmanlı ordusuna karşı yenilmişti.

Osmanlı’nın Harput, Urfa, Diyarbekir, Erzurum, Bağdat veMusul bölgeleri askerlerinden oluşan ordusunun başında Mareşal Hafız Osman Paşa bulunmaktaydı. Mir Bedirxan’ın yenilgisinden sonra Sultan I. Abdülmecid tarafından, tekrar ele geçirilen ’ülke’nin hükümdarı olduğunu gösteren bir Kürdistan Madalyası yaptırıldı ve bu madalya Kürdistan idaresine yapılan müdahalede görev almış askerlere devlet nişanı olarak takıldı.

Altın, gümüş ve bronz olmak üzere üç çeşit olarak bastırılan bu madalyanın ön yüzünde Kürdistan dağlarını gösteren bir çizimin üstünde Kurdistan, hemen altında ise taarruzun hicri takvimdeki karşılığı olarak 1263 yazmaktaydı. Kürdistan madalyasının arka yüzündeyse Abdülmecid’in tuğrası yer alıyordu. 29 mm’lik çapıyla birçok Osmanlı askerinin elbisesini süsleyen bu madalya, Kürdistan’ın önemini ve o dönemde Osmanlı tarafından tanınmışlığını göstermesi açısından önemlidir

23 Ekim 2010 Cumartesi

Lozan'da Kürtler



Lozan'da Kürtler

Lozan’da en fazla fırtına koparan konuların başında Kürtlerin azınlık olup olmadıkları tartışmaları vardı. Lozan’daki görüşmeler devam ederken aynı tartışmalar TBMM’de de yaşandı.
Lozan’da görüşmeler sırasında, Avrupalı devletler Kürtlerin “Azınlık” olduğunda ısrar edince, İsmet İnönü buna karşı çıkarak şöyle der: “Türkler ve Kürtler Türkiye Cumhuriyetinin ana unsurlarıdır. Kürtler bir azınlık değil, bir millettirler; Ankara Hükümeti hem Türklerin hem de Kürtlerin hükümetidir..”
Lozan’da hem Türk asıllı temsilciler hem de Lozan’a Kürtleri temsilen gittiği iddia edilen Diyarbekir milletvekili Zülfü Tiğrel ve ayrıca bizzat heyet başkanı İsmet İnönü, “azınlık” tanımını İslam hukukuna göre yaparak “Kürtlerin azınlık değil, asli unsur olduklarını savundular”
Azınlıklar, sosyal hayatlarda kendi iç hukuklarını uygulamakta, dini inançlarını yaşamakta ve kendi dilleri ile eğitim ve öğretim yapmakta, dillerini toplum hayatının her sahasında kullanmakta serbesttiler. Kürtler, Türkler, Arnavutlar, Çerkezler, Araplar ve diğer tüm Müslüman halklar ise aynı seviyede eşit ve aynı haklara sahiptirler. Türk, Kürt, Arap, Arnavut, Çerkez, Laz, Gürcü gibi Müslüman kavimlerin tamamı ana dille, eğitim dahil kimlikleri ile ilgili her türlü haklarını kullanmada eşittirler.

Tan, Altan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, İstanbul, 2010. ss. 193-194


Kürt Tarihi ve Uygarlığı