16 Ekim 2010 Cumartesi

Kürtleri anlatan ilk film: Zarê



Kürtleri anlatan ilk film

1926 yapımı olan Zarê filmini, Ermeni Sinemasının kurucusu olan Hamo Beknazaryan yönetmiş. Başrolde de, yirmili yaşlarının ortasındayken veremden yaşamını yitiren Ermeni kadın oyuncu Marian Tadevosan ve Avet Avetisyan oynamış. Beyaz perdede, Kürtleri bir halk olarak anlatan ilk film budur. Sessiz olarak çekilen film, yetmişli yılların başında seslendirilerek, Ermenistan'da yeniden oynatıldı. Haklarında fazla bilgi bulunmayan kafkas Kürtlerini iyi anlayabilmek için, Beknazaryan ilginç bir metod geliştirir. Kürtlerle ilgili: İnançlar, karşılıklı ilişkiler, uğraşlar, din ve ahlak, törenler, gelenekler gibi konular belirler. Bu konular üzerinden Kürtleri gözlemler, araştırmalar yapar. Hakob Ghazaryan'ın(Kürtçe alfabe de hazırlamıştır) aynı adlı öyküsünden sinemaya aktarılan filmin konusu, romantik bir aşk hikayesidir.Ama bu aşkın perde arkasında, 1. Dünya Savaşını fon olarak kullanan Zarê, Kürtlerin toplumsal yaşayışına derinden bir ayna tutar. Doğal mekanlarda çekilen filmde, amatör bir çok Kürt de oynar. Bu Kürtlerin rol yapmalarına gerek yoktur, sadece kendilerini oynarlar. Film, Sovyetler'de bir çok kentte seyirci ile buluştu. Moskova'daki galayı izlemeye gidenlerden biri de Stalin'di. Stalin filmden o kadar etkilenmişti ki, yaptığı yorumda: 'Bundan böyle, doğu halklarının hayatlarıyla ilgili filmleri sadece Ermeniler yapsın. Bu konuda eşsizler.' Diyecekti. Zarê, 1931 yılında New York'da Sovyet Sineması Film salonunda da gösterime girdi.

Kürtleri anlatan ilk sesli film Kürtler-Êæzidîler ise 1932 de çekilip, 1933'de Erivan'da ilk kez gösterildi. Bu film, Zarê'ye göre daha politik bir mesaj taşır. Ekim Devrimi'nin kazanımlarının Kürtler üzerindeki etkisini anlatır. Mortirosyan'ın çektiği Kürtler-Êæzidîler filminde, öğretmen olan bir Kürt kadınının, köyüne dönüp, halkına okuma yazması üzerine kuruludur. Okuma yazma ile yükselen bilinç, karşısında eski düzenin köhnemiş geleneklerini bulur. Öğretmen kadın, bütün tehditlere göğüs gerer ve yoluna devam eder.

15 Ekim 2010 Cuma

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim





SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM



Joanne Greenberg (Çeviren: Nesrin Kasap)


 Bu kitap akıl hastası olan on altı yaşındaki bir genç kızın içinde bulunduğu dünyayla bağdaşamayıp oluşturduğu düşsel bir yaşamı ve hastaneye getirilişiyle oluşan üçlü dünyasını anlatıyor.Deborah ,bulunduğu ortamla bağdaşmayı öğrenemediği için iletişim problemi yaşayan ve toplumdışı olmuş bir kişi.



Zekası, sanat yeteneği ve aşırı duyarlılığı ile çoğunluktan farklı.. Gerçeklerden kopup içdünyasında yarattığı gizli güçlerle yaşıyor. Oluşturduğu bu ikinci dünyanın kendine özgü yasaları, kişileri ve dili var. Ancak oluşturduğu dünya ile gerçeklerin çatışması sonucu Deborah zihinsel ve fiziksel olarak yokolmanın eşiğine gelir. Bileklerini keserek ölme girişimi sonucunda ona yardım etme zorunluluğunu hisseden anne ve babası onu bir akıl hastanesine yatırırlar. Deborah hastanede bulunduğu sürece inişli çıkışlı bir çok zorlu savaşım geçirir ve burası onun için üçüncü bir dünya olur.


Deborah zorlu hastane yaşamı sırasında Dr . Fried ile tanışır. Fried , usta bir psikiyatrist olduğu gibi dürüst, sevecen ve kurnaz yaklaşımlarıyla Deborah' ın güvendiği tek kişi olur. Deborah' ın hastane yaşamında normal insanlarla akıl hastaları arasındaki bakış açıları karşılaştırılıyor. Bu bölümde dikkat çeken cümle akıl hastalarının onlarla hastane çalışanları arasındaki tek farkın ellerindeki kilitler olduğunu düşünmeleridir.


Kitapta Deborah ve Dr. Fried arasında geçen ilginç diyaloglar yer alıyor. Deborah hastanede gördüğü yanlış bir uygulamayı doktora anlatıyor. Doktor , yönetici kadrosunda olmadığını ve birşey yapamayacağını söyleyince Deborah " Adalet uygulanmıyorsa , namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa , sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor ?" diyor.Doktor " Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben.Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim.Ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim. Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim ..." diyerek ona mücadele hırsı veriyor.


Kitabın ilerleyen sayfalarında bu mücadeleyi başarıp hastane dışına çıkan ve hayatın dişlileri arasında ezilip tekrar geri dönen kahramanlar tanıyoruz.Deborah ' ın mücadelesini , üç yıllık hastane yaşamı sonucunda liseyi dışarıdan iyi bir derece ile bitirecek ve gözlem altında dışarda yaşayabilecek duruma gelme mücadelesini okuyoruz soluk soluğa.. Ve Deborah' ın tam iyileştiğini düşündüğümüz sırada babasıyla yaptığı bir telefon görüşmesiyle yıkılışını, kendini attığı okul bahçesinde el ele yürüyen bir kız ve erkeği görünce hiçbir zaman oradaki kişiler gibi olamayacağını anlayıp tekrar hastalanmasıyla kahroluyoruz..


Belki bu kitap buruk bir sonla, ummadığımız şekilde bitiyor. Ama okuyup bitirince yaşamda bugüne kadar yervermediğimiz kendi "BELKİ"lerimize ve içinde yaşadığımız toplumun değer yargılarına farklı bir bakış açısı oluşuyor insanda.....


Hazal Sönmez

Nazilere karşı savaşan 700 Kürdün hikayesi



Hitler komutasındaki Alman faşizmine karşı savaşta Kızıl Ordu saflarında yaklaşık 700 Kürt bulunuyordu. Faşizme karşı savaşta bu 700 Kürt’ten 400’ü cephede hayatını kaybetti. Cephe komutanı Sovyet Mareşali Bagramiyan anılarında Kürtlerden, “Vatan savunmasında Kürtler diğer... halkların kahramanlarından daha büyük kahramanlık yaptı. Cephede yer alan Kürtler, Sovyet vatandaşları ve vatanseverleri gibi davranarak yurtlarını savundular. O savaşta tanıdığım Kürt savaşçılar büyük başarılar sarf ederek yaşadıkları topraklara karşı borçlarını fazlasıyla ödediler” diye anlattı.


STALİN'İ KURTARAN KÜRT


Wezire Nadir Almanlara karşı savaşan bir Kürt. Önceleri hukukçu ve şair olan Nadir savaşta gösterdiği yararlılıktan dolayı Rusya Askeri İstihbarat subaylığına alınmış, çok geçmeden de İran bölüm başkanlığına atanmıştı. Nadir görev yaptığı dönemde Türkler Almanların yanında savaşa girmeyi düşünüyordu. Bu yüzden Alman ordularına Kafkasya konusunda destek veriyordu. Nadir, Kafkasya’ya sızma yapan birçok Alman ve Türk ajanını yakaladı. Bu Rusya için çok stratejik bir başarıydı, çünkü Kafkas ve Karadeniz’den Kızıl Ordu’ya gelen ikmal yollarının korunmasının hayati anlamı vardı. 1 Aralık 1943’te savaştan sonra düzenin korunması için Tahran’da ABD, SSCB ve İngiltere liderleri arasında bir zirve gerçekleştirildi. Bu zirvede aynı zamanda BM’de onaylanmıştı. Ancak Alman istihbaratı Tahran’daki toplantıyı önlemek ve Stalin’e suikast için kapsamlı bir plan hazırladı. Bu dönemde askeri istihbaratın bölüm başkanı olarak Stalin’in ve toplantının korunmasına yönelik çalışmaların başında Nadir vardı. Nadir bu suikast planını deşifre edip sorumlularını yakalayan kişi olarak tarihe geçti.

LENİN Madalyası alan Kürt Bekir Mustafayev

Bekir Mustafayev ise 1898 doğumlu olmasına rağmen 1941’de Kızıl Orduya katıldı ve 1942’de cepheye gitti. Kırım savaşında Kerç kentinin yakınlarındaki cephede suları geçmek zorunda olan Kızıl Ordu’nun önünü temizlemek için ağır makinelilerin bulunduğu bir mevziye sızma yaparak 5 Alman askerini öldürdü. Daha sonra mevziye girerek makineliyi çalıştırdı ve saldırıya gelen 4 alman askerini daha öldürdü. Bu çatışmada yaralanmasına rağmen mevzileri bırakmadı. Ona da Lenin Madalyası verildi. Mustafayev savaştan sonra Semerkant’a döndü ve 80 yaşında öldü. Yaşadığı sokağa ve Stalingrat’taki bir okula da onun ismi verildi.


İSMİNİ ALTIN HARFLERLE YAZDIRAN SİYABENDE ALİ


Kürt askerlerden Semed Siyamedov, Rusça’da Palkononiv yani Albay rütbesiyle savaştığı cephede 24 Mart 1945 tarihinde en yüksek derecedeki madalya olan ‘Sovyet Kahramanı’ unvanına layık görüldü. Siyamedov, Kürtçe ismi Siyabende Ali olarak tanınıyordu. Aslında Gürcistan’da dünyaya gelmiş ve işe kolhozda bir çiftçi olarak başlamıştı. Daha sonra ise Ermenistan Komünist Partisi içinde yükselmeye başlamıştı. Siyamedov savaşa gitmeden önce Ermenistan Komünist Partisi Elegez Sekreteri idi. Savaş sırasında bir dönem (Polit Adıl) siyasi komiser olarak bir eğitim tümenin yönetiminde yer aldı. Prusya Cephesi’nde birlikleriyle usta manevralar yaparak düşmana büyük kayıplar verdirdi ve olağanüstü başarılar sergiledi. Ona da Sovyetlerin en yüksek madalyası olan ‘Kahramanlık Nişanı’ verildi. Savaştan sonra Ermenistan Komünist Partisi Politbüro üyesi ve milletvekilli seçildi. Siyamedov’un İsmi halen Moskova’daki İkinci Dünya Savaşı Müzesi salonunun duvarlarında savaşta olağanüstü hizmet ve kahramanlık gösteren altın harflerle yazılan asker isimleri arasında duruyor.


MAMEDOV'UN MANGASI VE MAREŞALİN VEFASI


Kazım Bagiroviç Mamedov ise Azerbaycan’ın Sinixkilis köyündendi. Savaşta manga komutanlığı görevini yürütüyordu. 26 Haziran 1944 Beyaz Rusya’nın Bitiç Nehri kıyısındaki cephede stratejik bir köprünün savunmasını üstlendi. Mamedov’un mangası Alman birliklerinin defalarca gerçekleştirdiği saldırıları kırarak köprüyü inatla savundu ve birliklerin köprüyü geçmesini engelledi. Çatışmalar günlerce sürdü ve Mamedov bu çatışmalarda iki defa yaralandı. Bu Kürt savaşçı Sovyetlerin yüksek nişanı olan Ordin Nişanı ile iki kızıl yıldız ve birçok madalya ile ödüllendirildi.


Kızıl Ordu Yüksek Kahramanlık Ünvanlı Kürt Fiyodir Xatoyeviç Kaloyan


Ermenistan Kürtlerinden Fiyodir Xatoyeviç Kaloyan da 27 Eylül 1944 tarihinde Vitisk Kenti yakınlarındaki Zamosti köyünde savaşta gösterdiği yararlılık ve yüksek cesaretten dolayı tabur komutanı olarak atandı. Kaloyan, 20 Ağustos’ta Kızıl birliklerin saldırısını önleyen bir Alman ağır makinelisine yönelik olarak grubuyla birlikte bir saldırı gerçekleştirdi. Cephaneleri tükenince kendisini ağır makinelinin üzerine atarak arkadaşlarını savundu ve arkadaşlarının mevziye yetişmesini sağladı. Kaloyan, bu eylemde hayatını kaybetti. Kızıl Ordu ona Yüksek Kahramanlık Ünvanı verdi ve madalyasını ailesine gönderdi.


Bagir Ana Mamedov


Türkmenistan’dan gelen Bagir Ana Mamedov, 1941 ağustosunda Baburusk kentinde bir Alman taarruzuna karşı savunma yaparken yaralandı. Hemen cephe gerisinde belli bir tedavi gördükten sonra tekrar ön mevzilere gitti. Bu cephedeki savaşlar o kadar ağırdı ki bazı yerlerde askerler mevzilerde göğüs göğse savaşmak zorunda kalmıştı. Mamedov 15 Ağustosta gelişen bir saldırıda 15 Alman askerini öldürdü. Bu cephedeki askerler o kadar moral verdi ki cephe komutanları onu takım komutanı yapıp Yurdu Koruma Madalyası ile ödüllendirdiler. Arşiv araştırmaları yapan tarihçi X. Çakayev, Beyaz Rusya Cephesi’nde ve gerilla birlikleri içinde 700 Kürt savaşçısının yer aldığını yazdı. Savaşın sonuna kadar bu savaşçılardan 400’ü savaştıkları cephede hayatını kaybetti.


(Kaynak-RAHMİ YAĞMUR -ANF)

14 Ekim 2010 Perşembe

Divan-ı Lügat’üt Türk'te Kürt Ülkesi - Arz’ül Ekrad


Karahanlılar döneminin (840-1212) ünlü bilginlerinden ve ilk Türk dilbilgini olan Kaşgarlı Mahmud, 1072 yılında yazmaya başladığı Divan-ı Lügat’üt Türk’ü 1074′te tamamladı. Araplara, Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılan kitap, bir ansiklopedik sözlük çalışmasıydı.

Kaşgarlı, kitabının sonunda çizdiği dünya haritasında Kürdistan’a da yer veriyordu. Arapça diliyle ‘Kürtlerin ülkesi’ manasına gelen ‘Arz’ül Ekrad’ olarak belirtilen bölge, Arz-ı Azerbaycan ve Arzü-d Dayalima (Deylem Ülkesi) topraklarının altında ve Arz-üş Şam (Suriye) ile Arz-ül Irakeyn’in arasında bulunuyordu.

1074′te çizilen bu harita ve Divan-ı Lügat’üt Türk adlı eser milli Türk düşüncesi alanında etkin bir kaynak olmasına rağmen Arz’ül Ekrad, yani Kürt Ülkesi tanımlaması, sürekli olarak görmezlikten gelindi ve çoğu zaman bu tip kaynaklar referans gösterilerek Kürtlerin Türk oldukları iddia edildi.

[Fotoğraf: Kaşgarlı Mahmud’un Balasagun’u merkez alan haritası. Harita üzerinde Latin Türkçe harflerle transkriprasyon yapılmış ve Arz’ül Ekrad siyah ok ile gösterilmiştir.]

13 Ekim 2010 Çarşamba

Göl İnsanları - Evrim Sürecinden Bir Kesit




Göl İnsanları


Evrim Sürecinden Bir Kesit
( People of the Lake - Man, his Origins,


Nature and Future - 1979 )



Yazar: Richard Leakey - Roger Lewin






Göl İnsanları'nda insanın fiziksel, sosyal ve düşünsel evriminin bir kesiti anlatılmakta. 2,5 milyon yıl önce yaşayan atalarımızın yaygın kanının tersine barışçıl varlıklar olduklarını öne süren bu kitap, insanlığın geçmişini, bugününü ve geleceğini merak eden herkesin ilgini çekecektir.



TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları 53




Yazar Richard Leakey özetle; Afrika kıtasında Etiyopya ile Kenya arasında bulunmakta olan Turkana gölünün kıyısında, yeryüzündeki binlerce canlı türünden biri olan insanın nasıl ortaya çıktığı, nasıl bir biyolojik gelişim izlediği, onu en yakın akrabaları olan hayvan türlerinden ayıran özelliklerin neler olduğu ve kültürünün nasıl oluştuğu, kültürler arasındaki farklılıkların sebepleri gibi insanlığın kafasını halen meşgul eden sorulara cevap bulmak için yaptığı kazı ve araştırmaları bu kitabına aktarmıştır.



Kitabın ikiden beşe kadar olan bölümlerinde insan evriminin “iskeleti” yani fosil buluntularının atalarımızın biyolojik yapısı konusunda bize verdiği bilgiler üzerinde yoğunlaşmıştır. Bundan 15 milyon yıl önce Afrika kıtası çok farklıydı. Hint okyanusuna kadar ormanlarla kaplı düz bir kıtaydı. Ama Rift vadisindeki jeolojik devinim sonucunda yerkabuğunun derinliklerindeki magmanın yeryüzüne çıkmasıyla Etiyopya ve Kenya’da büyük yükseltiler oluşmuş. Ana kıta bu basınca daha fazla dayanamayarak ve yerkabuğu çatlamıştır. Afrika’yı, kuzeydoğudan güneybatıya kateden fay hattı çatladı ve bugünkü büyük Rift vadisi oluştu. Volkanların yüksekliği 6500 metreye ulaşmaktaydı. Milyonlarca yılda bu yükseltiler aşınarak bugün bin metreye inmiştir. Bu yükseltiler batıdan gelen yağmur bulutlarının doğuya göçmesine engel olmuş ve o bölgenin ormanlarının seyrelmesine ve bugünkü geniş çayır ve düzlüklerinin oluşmasını sağlamıştır. İlk zamanlar ormanlarda bitki yiyerek yaşayan insansı maymun atalarımız, ormanların azalmasıyla birlikte bu düzlüklerde yaşamaya başlamışlardır. Yazarın teorisine göre, çayırların arasında dolaşan atalarımız önlerini görebilmek için ayağa kalktılar ve belkide topladıkları yiyecekleri taşıyabilmek için ön ayaklarını kullanmak istediler. Böylece dört ayaktan iki ayağa geçiş yaptılar. Bazı fosiller incelendiğinde insanlarda olduğu gibi diz kapağının yuvasından çıkarak öne doğru kaymasını engelleyen bir kemik çıkıntısının atalarımızda da var olduğu bu tezi doğrulamaktadır. İki ayak üzerinde yürümek dört ayak üzerinde yürümekten daha zor ve yorucuydu. Bir de Afrika’nın kızgın güneşi eklenince atalarımızda ter bezleri gelişti ve tüyleri dökülerek cildimizi güneşten koruyan koyu renkli pigmentler oluştu ve derisi koyulaştı. Atalarımızın beyin büyüklükleri araştırıldığında üç milyon yıl önce yaklaşık 1000 cc iken bir milyon yıl önce 1200 cc’ye çıkmış ve bugün 1400 cc civarındadır. Maymunların bir türü bugünkü modern hayvanlar olan bizlere dönüşmüşken diğer akrabalarımız niçin evrimleşememiş ve maymun olarak kalmışlardır? Evrim bir soyun ve türün devamı ve sürekliliği için gereklidir. Ormanlarda yaşayan akrabalarımız ormanın sunduğu refah ve bollukta hayatlarını ve türlerini garantiye almış olarak yaşamaktadırlar, bu yüzden bir evrime ihtiyaç duymamışlardır. Değişen iklim şartları ve arazi nedeniyle düzlüklerde ve seyrek alanlarda yaşamak zorunda kalan atalarımız soyun devamı için evrimleşmek ve bu şartlara uyum sağlayarak hayatta kalmak zorundaydılar.


Altıncı ve yedinci bölümde teknolojik açıdan ilkel, toplayıcı ve avcı insanlara bakarak, ekonominin temelleri ve toplumsal örgütlenme konusuna değiniliyor. Yazar bitki yiyen atalarımızın, düzlüklerde dolaşırken tesadüfen gördükleri bir hayvan leşinin tadına bakarak ve denedikleri etin tadını beğendiklerini, çünkü etin çok lezzetli ve besleyici olduğunu iddia ediyor. O zaman avcılık olmadığından yırtıcı hayvanlardan artan leşleri ve herhangi bir sebebten dolayı yaşlılık, hastalık vb ölen hayvanları toplayarak 25 kişilik klanlar halinde yaşayan kamp yerlerine getiriyorlardı. Kadınlar bitkisel yiyecekleri toplayıp getiriyor ve kamp yerinde bunlar paylaşılıyordu. O zamanlar biriktirme olmadığından toplanan et ve bitkiler hemen tüketiliyordu. Et besin değeri çok yüksek bir besin olduğundan erkekler arasında getirilen ete göre sosyal bir statü kazanılıyordu. Yapılan kazılarda keskin kenarlı taşlara rastlanması etin kesilmesinde kullanıldığını gösteriyordu. Taşları birbirine vurarak kenarlarını keskinleştirmeyi başarmışlardı. Kadınların topladıkları bitkileri nasıl bir torba veya sepete koydukları konusunda ise kullanılan malzemenin hafif olması ve ağaçtan yapılması ihtimalinin hiç iz bırakmadan kaybolmalarına sebep olduğu düşünülmektedir. Kadınların bitki toplaması erkeklerin et bulup getirmesi ilkel toplumlarda ilk karma ekonominin oluşmasını sağlamıştır. Kadınlar bitki toplamaya giderken küçük emzirme çağındaki çocuklarını da yanlarına almak zorundaydılar. Çocuk ayak bağı olduğundan atalarımızın dişileri dört yılda bir doğum yapacak şekilde evrimleşmişlerdi.


Sekizinci ve dokuzuncu bölümlerde zeka, aletler ve dil ile bunların sosyal ve kültürel içeriğine değiniliyor. Akıl teknolojik anlamda başarılı bir hayvan olmamızı sağlar. Kuşkusuz teknoloji üzerindeki egemenliğimiz bizi hayvanlar aleminin zirvesine yerleştirmiştir. Temelde beyinle ilgili üç önemli unsur vardır. Büyüklüğü, genel biçimi ve içindeki sinir liflerinin oluşturduğu girift ağ. Bir hayvanın davranışını yönlendirmede en fazla sorumlu olan bu üçüncü bölümdür. Aynı büyüklükte iki beyni karşılaştırdığımızda sinir hücreleri ağı çok karmaşık olan ile daha basit ve düz olanın davranışlarında büyük farklılıklar ortaya çıkması kaçınılmazdır. Beynin kıvrımları kafatasına iz bırakmaktadır. Amerika’da yapılan bir araştırmada atalarımıza ait olan bir kafatasında beynin kıvrımlarının izine rastlanmıştır. Bugün şempanzelerin davranışlarına bakıldığında kermitleri avlamak için yaprakları temizlenmiş düz ağaç dalları kullandıklarını görüyoruz.



Temelde insan, maymun, fare, ya da kertenkele de olsak, kafatasımızın içinde taşıdığımız beyin, gerçek dünya hakkındaki kendi yorumumuzu oluşturmak içindir. Evrim yelpazesinin çeşitli konumlarında yer alan hayvanlar karmaşıklık düzeyi farklı yaşamlar sürerler. Örneğin yaşamınız bir kurbağanınki kadar basitse, o zaman, dış dünya hakkında çok az bilgiyle yaşamınızı sürdürebilirsiniz. Ama eğer bir kurbağa değil de yabani Afrika köpeğiyseniz kafanızda canlandırdığınız dünya kurbağanınkinden çok daha zengin olacaktır. Böyle olmak zorundadır çünkü görme, koku alma ve işitme duyularınız çok iyi gelişmiştir ve çevik hayvanları avlayabilmek için hemcinslerinizle işbirliği yapmak zorundasınızdır. Bu göl kıyısında tek başınıza oturarak havada uçan sineklere dilini uzatmaktan çok farklı bir yaşamdır. O halde yaban köpeğinin kafasında çok daha girift bir şebekenin var olması şaşırtıcı değildir. Aksi halde o yaratığın bir yaban köpeği olması mümkün değildir.



Bir sürüngenin gözü girift bir yapı içerir. Öyle ki gereken görsel yorumun büyük bölümü retinada yapılır. Beyne aktarılan bilgi çok azdır çünkü buna gerek yoktur. Kurbağalar önlerinden geçen sinek büyüklüğündeki her türlü cisme dillerine çıkarırlar. Lezzetli olup olmaması önemli değildir. 200 milyon yıl önce ilk memeli hayvan türü gelişmişti. Bunlar ufak yapılı ve gece faaliyet gösteren hayvanlardı. Sürüngen görüşü onlar için pek uygun değildi. Böylece doğal seçilim yoluyla etkin bir işitme duyusu gelişti. Gözden farklı olarak kulak, gerekli yorumla mekanizmasını içerecek yeterli yere sahip değildi. Bu yüzden bu mekanizmanın beyinde oluşması gerekiyordu. Bu gelişme beynin evrimsel büyümesinde ilk önemli adım oldu.

 
Bilim adamları, insanın evriminde yükselmesinin simgesi olarak aletleri gördüler. İnsanların geçimini sağlamak için alet kullanan tek hayvan olduğu söyleniyordu. Bu, kendimizle teknolojiden yoksun hayvanlar arasında kesin bir çizgi çekmek anlamına geliyordu. Ama ne yazık ki bu sav doğru değildir. Örneğin deniz samurları kabuklu deniz hayvanlarını kırmak için taş kullanırlar, akbabalar deve kuşu yumurtasını kırmak için gagalarına aldıkları taşı fırlatırlar. İnsanlara mahsus olduğu sanılan alet kullanma özelliği böylece yeterince ihlal edildikten sonra, bu görüşün savunucuları bu kez alet yapımının insana özgü olduğunu ileri sürdüler. Başka hiçbir hayvanın gerçekte alet yapmadığı iddia ediliyordu. Tabi birileri aslında yaptıklarını fark edinceye kadar. Yakın akrabalarımız şempanzeler karınca, termit, bal ve ölü hayvanların beyinlerini daha iyi tüketebilmek için bazı aletler yaparlar. Böylece, sadece bize ait olduğu düşünülen bu teknoloji alanına şempanzelerin de dahil olmasından sonra elimizde daha az etkileyici olan şu iddia kalıyor: İnsan alet yapmak için alet kullanan tek hayvandır. İnsan zekasının olağanüstü gelişiminde tek bir gücün sorumlu olduğu düşünülemez, çünkü evrim böyle tek yönlü işlemez. Ama sosyal ilişkinin gereklerinin, insan beyninin büyümesinde başlıca itici güç olduğunu söyleyebiliriz. Çevremizdeki dünyayı giderek daha fazla şekillendirip irademizi egemen kıldıkça, giderek gerçek bir kültürel hayvana dönüştük. Kültürü atalarımız icat etti ve kültür büyüyüp zenginleştikçe, insan zekasını besleyerek bugünkü noktasına ulaşmasını sağlayan benzersiz bir ortam oluşturdu.



İnsanın akıllı bir kimliğe sahip olması bizimle hayvanlar aleminin diğer mensupları arasında aşılmaz bir uçurum yaratmıştır. Akıllı oluşumuzun önde gelen belirtisi de ifadeyi sağlayan bir konuşma dilinin varlığı yani farklı kelimeleri bir araya getirerek bir konuşma oluşturma yeteneğidir. Hayvanlar otomatik makinelerdir, oysa insan beyninde, sözlü ifade dilinin kıvılcımıyla tutuşan gerçek bir ruh ışıldar. Mekanik ve tekrarcı bir şekilde sözcükler sarf eden papağan dışında hiçbir hayvan konuşamaz. Konuşamayan maymunsu bir atadan bugüne yaptığımız evrim yolculuğunda karmaşık sesleri anlamlı bir şekilde biraraya getirmeyi neden öğrenmiştik? İnsanların çıkardığı sesler sembolik bir biçimde nesneleri ya da olayları temsil eder. Kelimeler rastgele icatlar olduğu kadar, sadece belli bir kültürün içinde anlamlı olan isimlerdir. Dili olmayan bir kültür olamayacağı gibi kültürü olmayan bir dil de olamaz. Insan kültüre sahip olmasaydı yetenekli ama eksik kalmış bir insansı maymun değil, tamamen kafasız ve dolayısıyla işe yaramaz bir ucube olurdu.



Onuncu bölümde cinsellik ve cinslerin rolleri konusuna, onbirinci bölümde saldırganlık ve savaş konularına değiniliyor. Erkekler neden kadınlar üzerinde evrensel bir egemenlik kurmuşlardır? Eğer ebeveynler, şanslı bir genetik sapma yani mutasyonla, mevcut ortamda daha iyi yaşayabilecek ya da farklı bir çevreyi daha iyi kullanabilecek bir yavru dünyaya getirebilirlerse, o zaman gelecekte bu genetik tür egemen olacaktır. Eğer yeni genler avantajlıysa varlıklarını korur ve güçlenerek sürdürürler; eğer öyle değilse, yok olurlar. İşte basit şekliyle, bazı türlerin nesli tükenirken yeni türler de böyle ortaya çıkar. Hayvanlar alemindeki tek ebeveynli ailelerde, bebekle birlikte geride kalan hemen her zaman dişidir. Erkekler süt üreten memeleri olmadığından yavruyu besleme işine katılamıyordu. Anneyle çocuk arasındaki bağ, insan evriminin büyük bölümü boyunca toplumsal yaşamın merkezi olarak kaldı. İnsan evriminden sorumlu başlıca etken, yiyecek paylaşımına dayanan karma ekonominin gelişmesidir. Bu insansı maymunların cinsel sistemini de etkilemiştir. İnsan dışındaki canlıların dişileri sönük bir cinsel yaşam sürer. Aylar hatta yıllarla ölçülen zaman aralıklarıyla cinsel birleşmeye hazır hale gelirler. Buna karşılık insanın dişisi cinselliğe her zaman ilgi duyar. Dahası kilise ne derse desin, cinselliğin üremenin ötesinde anlamı vardır. İnsan psikolojisinin içerdiği bir olgu da kadının orgazmıdır. İnsanda kadının cinselliğine biyolojik bir karşılık olarak erkek, gövde hacmi kendinden üç kat büyük olan goril de dahil olmak üzere bütün maymunlardan daha büyük ***** geliştirmiştir. İnsan cinselliği diğer hayvanlarda olduğu gibi duygusuz değildir. Hatta bazı yazarlar , tüysüz olmamıza yol açan en önemli etkenin, cinsel birleşme sırasında dokunmanın verdiği haz olduğunu savunmuşlardır. Biyolojik açıdan bakıldığında bu, birden fazla erkeğin ilgisini çekerek aralarında en arzu edileni seçmeye yönelik bir mekanizma ya da erkeğin evdeki işbirliğinin çocuğun büyüme sürecindeki ekonomik taleplerini karşılayacak kadar uzun sürmesini sağlamanın bir yolu olarak değerlendirilebilir. Eğer atalarımız üç milyon yıl önce toplayıcılık ve avcılıktan oluşan yiyecek paylaşma ekonomisini icat etmemiş olsalardı, ne bugünkü kadar akıllı ne de birbirimizin cinselliğiyle bu kadar ilgili olurduk. Kadınlarla erkekler arasındaki derin duygusal bağlar, çocuğun bakımında ikinci bir yetişkinin katkısına olan biyolojik ihtiyacın ürünüdür. Cinsellik de bu bağı güçlendirmenin bir yoludur; çünkü büyük bir ödüllendirmedir. Etin tamamının erkekler tarafından sağlandığı eskimo gibi topluluklarda erkekler kadın üzerindeki egemenliğin timsali gibidirler.



Atalarımız kan döken vahşi saldırgan hayvanlar mıydı? Antik mağaraların duvarlarındaki resimler incelendiğinde genelde av ve avcı ilişkisine yer veren resimler çizilmiştir. Atalarımızın icat ettiği taş aletlerin avcılık dışında kullanıldığını gösteren izlere rastlanmamıştır. Bulunan kırılmış kemik parçaları ve kafatasları çevresel şartların etkisiyle oluşmuş olabilir. Bunun için atalarımızı suçlayamayız. Eskiden atalarımızın ölülerin beyinlerini yediklerini özenle oyulmuş kafataslarından anlayabiliyoruz. Bunun sebebi ölen kişinin akrabaları tarafından yendiğinde tekrar canlanacağına ve sürekli onlarla beraber yaşayacaklarına inanmalarındandır. Ne zaman insanlar avcılıktan tarıma geçmişler, göçebelikten düzenli hayata geçmişler ki; bu da onbin yıl öncesine rastlamaktadır, o zaman insan nüfusu hızla artmış, kuraklık vs. sebeblerle ürünlerde azalma olmuş, o zaman fırsatçı insanlar maddi çıkarlar elde etmek için savaşmışlardır. Milyonlarca yıl önce atalarımız birbirlerini öldürmek, yok etmek maksadıyla savaşmamışlardır. Şu anda da süper devletler barışı korumak adına dünyayı yüzlerce kez yok edecek nükleer silahlar yapmışlardır. Üçüncü dünya savaşı bütün insanlığın sonu olacaktır ve akıllı oluşumuz kendi sonumuzu hazırlayacaktır.



İnsanın içindeki işbirliği dürtüsü geçmişte nasıl savaş için kullanıldıysa, aynı dürtünün barışa yöneltilebileceğini umabiliriz. İhtiyaç duyulan şey doğru, siyasal güdülenmedir. Ve bu siyasal güdülenmenin temeli de sadece aynı kökeni değil, aynı kaderi de paylaştığımız gerçeğidir. Bu insan soyunun şimdi kendi seçimiyle belirliyeceği bir kaderdir.



Sonuç olarak ; İnsanın evrim sürecini, sosyalleşmesini, kültürünü, zekasını, cinselliğini kesin bulgular olmadan teorilere dayandıran ve yoruma açık olan bu kitap, bu konularda bilgi sahibi olmak isteyenler için tavsiye edilir.

12 Ekim 2010 Salı

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Giriş

Olgular, olaylar üzerine düşünmeler tarihsel bir düzlemde olduğu sürece anlaşılabilir. Tarihsel bir olayda olsa, sanatsal bir etkinlikte de , çözümlemeler tarihsel bağlamından bağımsız düşünülemez. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanı da bu bağlamda okunulacak ve üzerine düşünülecek bir tarihsel eser niteliğini, okuyucusuyla, apaçık paylaşan romanlardan olması sebebiyle değerli olduğu kadar, tarihsel tipleştirmeye örnek teşkil edecek bir izi de içinde taşımaktadır. 

Bu bağlamda “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanı bir dönem romanı olarak, tarih anlamaya yönelik bir materyal olmakla beraber, günümüz de ve gelecekte rol alacak tarihsel bir karakter niteliği de taşır.
Bu çalışmanın, birinci bölümünde, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanının da Milan Kundera’nın tipleştirme örnekleri betimlenmeye çalışıldı. İkinci bölümde ise bu romanda tartışılan hafiflik ve ağırlık kavramları üzerine bir inceleme yapıldı. Ağırlık ve hafiflik kavramlarına, Parmenides’in ve Bethowen’ın yaklaşımları tartışıldı. Sonuç bölümünde ise, Kundera’nın Romanı ve romancıya bakışı irdelenmeye çalışılmıştır.

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” ve Tipleştirme örnekleri

Dilthey, sanatta tipsellik olanı görmek ve yansıtmak, “olaylar/olgular içinde olup bitene kural verme hilesi olarak betimler. Sanat, yaşamı ifade etmeye çalışır, dolayısıyla; sanat tipselleştirmelerle bu ifadenin anlatımını gözler önüne serer. Her romancı, kendi tipini oluşturur ve bu tipler yereldir. ’”Her yaratma tarihseldir, tarihe içrektir ve bir tekilleşme içinde ve bir tekilleştirme edimiyle mümkündür. Yönelimsiz yaratma yoktur ve her yaratma yaşamı güçlendirir ve genişletir, anlayış gücümüzü artırır ve gerçekliğin derinliklerine, artan tekilleşmeler yoluyla, bu demektir ki, daha fazla ışıldakla bakmamızı sağlar.”(Dilthey)

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanında, bu tipleştirme örneklerine, dört karakter ekler. Bu karakterler, ikinci dünya harbinin hemen sonrasında, iki kutuplu dünya arasına sıkışmış insanoğlunun genel özelliklerini üzerlerinde taşıyan örneklerdir. Bu karakterler, elbette ki, yerel işaretlerle dolu, fakat üzerlerinde taşıdıkları ruhsal yaşantı evrensel niteliktedir. 

Romanın ana karakterlerinden, Tomas, Prag da yaşayan bir doktordur. Kundera, bu roman karakterinde, o dönemin cinsel özgürlük taleplerini bir gömlek gibi Tomas’ın üzerine giydirirken, geleneğin çatışmasını da Tereza karakteriyle karşımıza çıkarıyor. Cinsel özgürlüğü bir karakterde sunarken, kültürün bir öznesi olarak, Tereza karşısına çıkıyor ve Tomas’ı bir anlamda geleneğe çağırıyor. Fakat her zaman olduğu gibi yerel değişimin önüne geçemeyince, onunla uzlaşma yoluna giriyor. Nitekim Tereza, Tomas’ı olduğu gibi kabul etmeye ve onunla yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Romanın sonunda ise bu refleksi Tomas gösteriyor ve Tereza’ya uyum sağlamaya çalışıyor. Roman, bu iki karakterde, yerel kültürün ve kent kültürün çatışma ve uzlaşmalarının bir sahnesi olarak karşımıza çıkıyor.

Romanın bir diğer karakteri, Sabina ise, özgür kent kadının simgesi durumundadır. Yereli reddeden kent yaşamına ayak uyduran üstelik kent kültürünü resim sanatıyla besleyen kişi durumundadır.
Bu üç karakterin ortak yönü ise; aile kurumuyla olan çatışmalarıdır. Her üç karakterde de aile ya bir birey, ya da tamamen reddedilmektedir. Tereza, annesi üzerinden bu çatışmayı gösterirken, Tereza, baba figürü üzerinden, bunlardan başka olarak Tomas ise, kendi çocuğu ve eski karısı üzerinden bu kurumun, çatışmayı betimlemiştir. 

Bu üç karakterle zıt diyebileceğimiz, Romanın ana karakterlerinden, Franz ise bu dört karakterden tamamen farklı yaşayan ve yaşadığı yerelliği üzerin de taşıyan bir hayalperest diyebileceğimiz bir tipleşmeyi resmetmektedir. Bir akademisyenin, iç çekişme ve içinde taşıdığı ütopya sı, betimlenmektedir. Kent kültürüyle, yaşıyor olmasının etkisiyle, oryantalist bir bakış açısıyla, batıya öykünen ve onları kurtarma ülküsünü bir kahraman edasıyla düşleyen bir kent insanını temsil ediyor.

Romanın, bütün karakterlerinde yerel unsurlar yukarıda da anlattığım gibi mevcut. Fakat bütün karakterlerle yerelle bir çatışma ve daha sonra bir uzlaşma söz konusu olmaktadır. Faka dört karakterde, Dilthey’ın tipleştirmesine örnek taşıyacak niteliklere sahipler. 

Tipleştirmeler yanın da romanda, felsefi kavramlar ve göstergeler üzerine derinlemesine çözülmeler yapılmıştır. Bunlardan en dikkat çekicilerinden biriside hafiflik ağırlık üzerine tartışmadır.

Ağırlık ve Hafiflik Çözümlemesi

Kundera, ağırlık, hafiflik karşılaştırmasında, Ebedi Dönüş gizemine işaret eder ve bu düşüncesiyle Nietzsche’nin öteki düşünürleri sık sık şaşırttığın vurgulayarak başlar ve şöyle devam eder; “bu düşüncesiyle(Nietzsche); düşünün bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor! Ne anlama gelir bu çılgın mitos? Olumsuz açıdan bakıldığında, Ebedi Dönüş mitosu bir daha geri dönmemecesine kaybolup giden, yinelenmeyecek olan yaşamın bir gölgeye benzediğini, ağırlıktan yoksun, daha baştan ölü olduğunu ve ister korkunç, ister güzel, ister yüce, korkunçluğunun, yüceliğinin ve güzelliğinin hiçbir anlam taşımadığını önerir.” 

Ebedi dönüşte ki bu yinelenme arzusu Kundera’yı bir anlamda çeken olgu durumundadır. Çünkü romanın ilerleyen sayfalarında Kundera; bir Alman atasözünden hareketle bir kere yaşanmış olanın aslında hiç yaşanmamış olabileceğini, dolayısıyla insan yaşamının sonluluğunun dayanılmaz hafifliği ve Varolmanın boşunalığını bir anlamda isyanıyla bütünleştiriyor. Hayat bir kere ve tekrardan da ibaretse bu yaşam nasıl bir şey olabilir. Nietzsche, felsefesinde ümitsizliğin çok büyük bir anlam kazanması bu ebedi dönüş düşüncesinden kaynaklandığı da söylenebilir. İnsan yaşamının belli bir yaştan tekrara ve daha sonra tekrarında tekrarına dönüşmesi, Nietzsche’yi, üstünlük arayışına sokmuştur. Nitekim Kundera da karakterlerin de bu çelişkiyi betimlemektedir. Tomas’ın farklı kadınlar olan birliktelikleri veya Sabina’nın bir erkekle uzun süreli bir ilişkiden kaçınması cinsellik temelli bir isyandır.

“Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa’nın çarmıha çivili olduğu gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz demektir. Bu, insanı dehşete düşürecek bir olasılık. Sonsuza Kadar Yinelenme dünyasında her attığımız adıma dayanılmaz bir sorumluluğun ağırlığı gelir çöker. İşte Nietzsche, Sonsuza Kadar Yinelenme düşüncesine bunun için yüklerin en ağırı demiştir (das schwerste Gewicht). Sonsuza Kadar Yinelenme yüklerin en ağırıysa, bizim yaşamlarımız bu ağırlığın karşısında göz kamaştırıcı bir hafiflik içinde belirmektedir. Peki, ağırlık gerçekten nefret edilesi, hafiflik de göz kamaştırıcı mıdır? Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur. İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarı yarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir.” Dedikten sonra Kundera şu soruyu okuyucusuna sormaktadır: Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi? Ve Parmenides’in karşıtlıklarına vurgu yapar. 

Parmenides, dünyayı çifter çifter karşıtlara bölünmüş olarak betimleyen doğa filozofudur. Örnek vermek gerekirse, aydınlık/karanlık, incelik/kabalık, sıcak/soğuk, varlık/yokluk. Bunlardan biri olumlu iken diğeri olumsuzdur. Parmenides hafifliği olumlu olara görürken, Kundera’ya göre Bethowen ağırlığı olumlayan taraftadır. Öyle ki; Parmedines’in tersine, Beethoven ağırlığı olumlu bir şey olarak görüyordu anlaşılan. Almancadaki schwer sözcüğü hem ‘zor’ hem de ‘ağır’ anlamına geldiğine göre, Beethoven’in ‘zor karar’ı ‘ağır’ ya da ‘ağırlıklı karar’ olarak da yorumlanabilir. Bu ağırlıklı karar yazgının sesiyle özdeştir (“Es muss sein!”); gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir. Beethoven’in müziğinin vardığı sonuç budur ve bunun kökeninin Beethoven’in kendisinden çok Beethoven yorumcularından kaynaklandığını söylemek mümkünse de (hatta kesinlikle söylenebilirse de), hepimiz az çok paylaşırız bu düşünceyi, insanın büyüklüğünün, yazgısını Atlas’ın dünyayı sırtında taşıdığı gibi taşımasından kaynaklandığına inanırız. Beethoven’in kahramanı metafizik ağırlıkların haltercisidir.”

Bu bağlam da Kundera’ya göre; hafiflik/ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır. Dolayısıyla Varolmanın kendisinin olumluluğu ve olumsuzluğu bir anlamda okuyucunun kararına bırakılıyor. Yaşamın sonsuz olanaklar dünyasında seçimlerin geri çevirtilemezliği ve seçme zorunlulukları insan hayatının çelişkilerinden göze çarpanlardır. Kundera, romanında bu olguları derinlemesine tartışmış ve yarattığı tiplerle, sadece yerel değil evrensel bir tipleştirme oluşturmuştur.

Sonuç

Orta Avrupa yerelinden, dünyaya sesini götürebilen büyük bir romancı olarak, Kundera, “Çekoslovakya’nın kültürel birikimiyle, doğu-batı arasında sıkışmış ve ikisine de ait olmayan bir yazar simasına sahiptir. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni” okurken, bu topraklarda yaşayan bir insan olarak kendimize ait imgelemeler bulmak içten bile değil. Kent kültürü ve yerel kültürün çatışmaları, batı menşeli ideolojiler etrafında saflaşmalar ve bu batıdan da batıcı olma krizlerini romanın bütününde yakalama şansına sahipsiniz.
Bu bağlamda, bu roman tarihsel olarak tipleştirilecekse, yerelden beslenen, ama evrensele, sesini duyurmuş romancıların, listesine yazılması gerekir. Kundera^da bu anlamda, Kafka, Dostoyevski ve Tolstoy’larla anılmayı hak eden bir romancıdır.

Son olarak bir röportajında Dile getirdiği cümlelerle bitirmek gerekirse; “Orta Avrupa hakkındaki tartışmaların birçoğunu siz kışkırttınız. Bütün romanlarınız Çekoslavakya’da geçiyor. Hatta teorik çalışmanız, Roman Sanatı’nda Orta Avrupa çok önemli. Sizin için Orta Avrupa’nın ne ifade ettiğini açıklayabilir misiniz? Sorusuna Kundera; Sorunu basitleştirelim ve romanla sınırlandıralım. Dört büyük romancı var: Kafka, Broch, Musil ve Gombrowicz. Ben onları Orta Avrupa’nın en büyük romancıları “pleiad” olarak adlandırıyorum. Proust’tan bu yana roman tarihinde onlardan daha önemli birilerini göremiyorum. Onları bilmeden modern roman anlaşılamaz. Özetle, bu yazarlar yeni biçim arayışıyla heyecanlanan modern yazarlardır. Aynı zamanda, başka bir roman ve sanat tarihi bakışı olan herhangi bir avant-garde ideolojiden de mahrumdurlar. Onlar asla radikal kırılmanın gerekliliği üzerine konuşmazlar; romanın tükeneceğinin biçimsel olasılığı üzerinde düşünmezler; sadece onları radikal olarak genişletmek isterler.”

Milan Kundera’da Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabıyla , “pleiad” bir romancı olduğunu en güzel şekliye görebilmekteyiz.

Kaynaklar
1. Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Mehmet Şerif AKAYDIN Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Grubu Eğitimi

Var olan herseyi Tanrimi yaratti?

Bir universite profesoru ogrencilerine su soruyu sorar;-'Var olan herseyi Tanrimi yaratti?'Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar.-'Evet herseyi Tanri yaratti!'Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine 'evet efendim ' diye......yanitlar.Profesor devam eder; -'Eger herseyi yaratan Tanri ise veseytan varolduguna gore seytani da Tanri yaratmis olur vecalismalarimizda uyguladigimiz 'Kesinlestirme'prensibine gore de Tanriseytandir.Ogrenci boyle bir onerme karsisinda sasirir ve yerineoturur.Profesor ise ogrencilerine bir kez daha Tanri'nin icindekikaderin bir efsane oldugunu kanitlamaktan oturu oldukca mutludur.Buarada bir ogrenci ayaga kalkar ve -Bir soru sorabilirmiyim profesor?der.Profesorde sorabilecegini soyler.Ogrenci ayaga kalkar ve 'Soguk varmidir? diye sorar.Profesor; -'Nasilbir soru bu boyle,tabiki vardir ' diyeyanitlar. 'Sen hic soguktanusumedinmi?'Ogrenci ; 'Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur.yasamda/realitede biz sogugu sicakligin yoklugu olarakdusunuruz.Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir sekildeenerji iletiyorsa onu deneyimler.Ornegin,Absolute 0 (-460 derece F)sicakligin kesin yoklugudur (hic olmadigi seviyedir).Tum maddelerin buseviyede reaksiyon verme ozellikleri bozulur ve degisir.Soguk yoktur,oyalnizca sicakligin yoklugunda duyumsadiklarimizi tarif etmek icinyarattigimiz bir kelimedir' der ve devam eder, - Profesor, karanlikvarmidir?Profesor ;-'Tabiki vardir'. Ogrenci yanitlar,-'Korkarim gene yaniliyorsunuz efendim.Cunku,Karanlik tayoktur.Yasamda/realitede karanlik isigin yoklugudur.Biz isik uzerindecalisabiliriz ama karanligi calisamayiz.Gercekte,biz Newton'unprizmasini kullanarak beyaz isigi kirar ve renklerin cesitli dalgauzunluklari uzerinde calisabiliriz.Ama karanligi olcemeyiz.Bir basitisik isini karanlik bir mekani aydinlatarak karanligi kirmis olur yanikaranligi gecersiz kilar. Siz belli bir mekanin/uzayin ne kadarkaranlik oldugundan nasil emin olursunuz? Isigin miktarini olcersiniz!Bu dogrudur degilmi? Karanlik insanlik tarafindan , isigin olmadigiyer/mekan icin kullanilan bir kelimedir. Son olarak ogrenci profesoregene sorar; -'Efendim seytan varmidir? Bu kez profesor pek eminolamamakla birlikte yanitlar; -'Tabiki, acikladigim gibi, biz onu hergun ,her yerde onu goruruz.Seytan/kotuluk bir kisinin baska bir kisiyeher gun sergiledigi insaniyetsizliginin bir ornegidir.O , dunyadakiislenmis tum suclarda,siddette yer alir.Bunlarin tumu seytaninkendisinden baska bir sey de degildir.' der. Ogrenci devam eder;-'Seytan yoktur efendim.Yani o kendi basina yoktur. Seytan basitolarak Tanrinin yoklugudur.O aynen karanlik ve soguk ta oldugu gibiinsanin tanrinin yoklugunu tarif etmek uzere yarattigi bir kelimedenibarettir.Tanri seytani yaratmadi. Seytan/kotuluk insanin tanrisalsevgiyi yureginde duyumsamadigi zaman deneyimlediklerinin birsonucudur.O aynen sicakligin olmadigi yere gelen soguk ya da isiginolmadigi yere gelen karanlik gibidir.Profesor yerine oturur.>>>Genc ogrencinin adi Albert Einstein'dır.

30 Eylül 2010 Perşembe

Cejna Zimanê Kurdî - Kürt Dil Bayramı



Cejna Zimanê Kurdî

Ji bo her gelî nirxên pîroz hene. Ziman yek ji van nirxan e ku hebûna gel bi xwe ye. Netewe dikarin bi zimanê xwe hebûna xwe biparêzin û bi vî rengî xwe mayînde bikin.

Dagirkerên ku xwestine neteweyekê ji holê rakin pêşî qedexe danîne ser zimanê wan.

Gelê kurd di teveka dîroka xwe de bi dagirkeriyê re rû bi rû maye lê ji ber ku xwedî zimanekî dewlemen u xwedî bingeheke qewînin nikaribun vê daxwaziya xwe bênin cih.

Gelê kurd bi parastina zimanê xwe, xwe jî parastiye. Neteweya kurd hebûna xwe deyndarî zimanê xwe ye.

Di jiyana her gelî de roj û cejnên taybet hene. Ji van cejnan hin jê cejnên olî ne, hin jî cejnên neteweyî ne. Di jiyana gelê Kurd de jî 15'ê Gulanê roja Cejna Zimanê Kurdî ye.

Ev roj wekî cejneke neteweyî ji aliyê gelê Kurd ve tê pîrozkirin. Sedem ku 15'ê Gulanê roja derketina kovara HAWAR'ê ye, ev roj wekî roja Cejna Zimanê Kurdî hatiye diyarkirin.

Her çiqas hin derdor 14'ê Gulanê wekî roja Cejna Zimanê Kurdî bibînin jî, tu wateyeke 14'ê Gulanê ji bo zimanê kurdî tune ye û gelê kurd vê rojê wekî roja cejna zimanê xwe nabîne.

Ez bang li hemû Gelê Kurd dikin ku îsal ji her salê bêtir di navbera 15-22'ê Gulanê de beşdarî çalakiyên Cejna zimanê Kurdî bibin û têkoşîna parastin û pêşxistina zimanû xwe bigihînin lûtkeya herî jor.

Roj roja xwedîlêderketina zimanê kurdî ye

Roj roja bilindkirina têkoşîna parastin û pêşxistina zimanê Kurdî ye û roj roja bilindkirina têkoşîna azadiya zimanê Kurdî ye.
Em ji niha ve 15'ê gulanê Cejna zimanê Kurdî li hemû gelê xwe pîroz dikin û hemû gelê xwe vedixwînin pîrozbahiyên Cejna Zimanê Kurdî...XELÎL.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Kürtlerin İslamlaşma Süreci ve Kürt Sahabeler



Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık

Birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Kim tağutu

Azgınlığı reddederek Allaha inanırsa kopması söz
Konusu olmayan, sapasaglam bir kulpa yapışmıştır.
Hiç kuşkusuz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
Bakara 286



Cihâd: 'Cehd' veya 'cühd' kökünden türeyen 'cihad', Kur'an'ın anahtar kavramlarından biridir. Cihad kelimesi Kur'an'da farklı formlarda kırk bir yerde geçer. Cehd veya cühd, kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret etmek, zorluklara karşı çaba göstermek, çalışmak gibi anlamlara gelir. Aynı kökten türeyen 'cihad veya mücahede' sözlükte, düşmanın saldırısına karşı koymak üzere elinden geleni yapmak, bütün gayreti harcamak demektir.


Kelimenin sözlük anlamından da anlaşıldığı gibi 'cihad' bir saldırı değil, olabilecek bir saldırıya karşı yapılan savunmadır. Bu saldırıyı savabilmek üzere çaba göstermek, çalışmaktır.
İslam'ın cihad felsefesi, toplumları köleleştirmek için değil, köleliği ortadan kaldırmak, kula kulluğu önlemek adına gerçekleştirilen bir eylemdir. İddia edile geldiği gibi İslam'ın cihad felsefesi sömürgecilerin ki gibi olsaydı, İslam ordularının fethettikleri ülkeleri talan etmeleri yanında, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini de sömürmeleri gerekirdi. Ama Müslümanlar, fethettikleri ülkelere adalet, özgürlük, eğitim, sanat ve ekonomik anlamda kalkınma götürmüştür. Tarihsel gerçekliğe baktığımızda İslami hayat felsefesi, genel anlamda toplulukların dillerini, tarihlerini ve kültürlerini koruma altına almış; özellikle de Kürd dili ve kültürü İslam'la korunmuştur.
Fetih: Açma, yol gösterme, genişletme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaşma anlamlarına gelir. Fetih İslam'ın temel kavramlarından biridir. Müslümanlara mahsus bir durumu ifade eder. Başka milletlerin işgal, istila, sömürge gibi çeşitli anlamalara gelen kavramları kullanmalarına karşılık Kur'an'ın fetih kavramını kullanması çok manidardır. 


Fetih'in mantığı ve işgalin mantığı arasında %100 zıtlık vardır. Birinin mantığı, kan, gözyaşı ve esaret üzerine kuruluyken, diğerinin mantığı Adalet, Özgürlük ve Bağımsızlık üzerine kuruludur. Fetih, silah zoruyla kazanılabilinecekbir olgu olmaktan ziyade bireyin ve toplumların kendini güzele yönelik inşa etmesiyle son bulan bir gerçekliktir.Ortadoğu'nun büyük bir bölümü Roma ve Sasanilerin sömürgesinin altındayken İslami fetihler sayesinde Ortadoğu halkları özgürlüklerine kavuşmuşlardır. 


İslami fetihler sonucu sömürgecilerin zulmünden kurtulan toplumlar, elde ettikleri özgürlükler sayesinde Dil, Tarih, Siyaset ve Edebiyat alanlarında büyük mesafeler kat etmişlerdir.
İşgal kavramı üzerine düşünüldüğünde emperyalistlerin işgal ettikleri toplumlarda görülen karakteristik özellikler genelde birbirlerine benzerler, bu özelliklerden bazıları şunlardır.
1. İşgal altındaki halkın güven sorunu yaşaması ve dahi kendi kendilerine olan güvenlerini yitirmeleri.
2. Geleceğe dair umutsuzluk duygusu ve karamsarlık algısının yerleşmesi.
3. Aşağılık kompleksine kapılıp kendi değer yargılarının dahi artık ciddi bir anlam ifade etmemesi.
4. İşgal altındaki toplumlarda zülüm görenler açısından zulmün doğallık kazanıp, alışkanlık haline gelmesi. 


İslami fetihler açısından düşünüldüğünde bu saydığımız özelliklerin hiçbiri İslam ordularının fethettikleri toplumlarda görülmemiştir. Fetih öncesi dönemde toplumda var olan bu olumsuzluklar, fetihlerden sonra yaşanan yoğun çabanın ardından giderilmiştir.
İsmail Beşikçinin deyimiyle, sömürgecilerin sömürdükleri toplumlara uyguladıkları yöntem, “böl, parçala, yönet” iken; üçüncü dünya sömürgecilerinde bu durum, “böl, parçala, yok et” mantığına dönüşür. İşgal ve sömürge mantığıyla, fetih mantığı arasındaki farklılık açıkça ortadadır. İslam, toplumların farklı yapısını Allah'ın yaratma zenginlikleri olarak değerlendirmektedir ve bu zenginliklerin korunması, İslam'ı hayat nizamı olarak kabul edenlerin öncelikli görevleri arasında yer almaktadır/almalıdır. 


“O'nun delillerinden biri de, göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin ayrı ayrı olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.” (RUM SURESİ 22)
Müslüman fertler, Kur'an'i bakış açısının getirisi olarak bu alemdeki yaşamın bir imtihan olduğunun farkında olarak yaşamını sürdürür. Bu imtihanın gerçeklerinden biri de toplumların dilleri ve renklerinin farklılığıdır. Müslüman birey bu farklılığı yaratıcının, yaratmasının bir zenginliği olarak algılar. Nitekim yine Kur'an'ın emrettiği gibi dillerimizin ve renklerimizin farklılığı, bir üstünlük aracı olarak asla değerlendirilemez. Farklı dillere ve renklere sahip olmamızın nedenlerinden biride, yaratıcının ifadesiyle birbirimizi tanımamıza aracı olmasıdır, bunların üstünlük aracı olarak kullanılması tevhidi ilkelere aykırılık arz eder.
Kürtlerin İslamlaşma Sürecini iki başlık altında inceleyebiliriz. Birincisi bireysel olarak Müslüman olan Kürt sahabeler, ikincisi fetih hareketleri neticesinde Müslüman olan Kürtler. 


Kürt Sahabeler
Kürtlerin İslamlaşma süreci, Hz. peygamber döneminde bireysel olarak Müslüman olan Kürtlerle başlar. Siyasal ve politik kaygıların zaman zaman dinin önüne geçtiği bir hakikattir. Ne yazık ki siyasal nedenlerin doğurduğu ambargoya maruz kalan sahabelerden biride Caban el kürdi oğlu Meymun el kürdi ve Zozan isminde bir bayan sahabe'dir. 


Caban el kürdi isimli sahabe, Hz. peygamber zamanında Müslüman olan ilk Kürtlerdendir. Ne hikmetse İslami kaynaklarda caban el kürdi caban el surdi olarak değiştirilmiştir. Bunun nedenleri sorulduğunda alınan klasik cevaplar hazır ve tekdüzedir; ya bir yazım hatası, ya da basım hatası diye geçiştirilmiştir. Maalesef günümüzde birçok dini yayınevi ve matbaalar İslam'ı ve İslami değerleri kendi politik çıkarlarına kurban etmekten çekinmemişlerdir. Türkler, Araplar ve Farslar, İslam'ı kabul ederken kendi İslam öncesi din ve geleneklerinin bir bölümünü de İslamlaştırmışlardır. Mısırlı yazar Dr. Fehmi Şinavi, “İslam Ümmetinin Yetimleri Kürtler” isimli kitabında şöyle der: “Araplar, Farslar ve Türkler, İslam'ı kendi devlet siyasetlerine sürekli kurban etmişlerdir ama Kürtlerin, İslam'ı kurban edecekleri bir devletleri olmadığından dolayı Kürtlerdeki İslam algılayışı diğerlerinkinden daha durudur.” 


Hz peygamber'in şu meşhur hadisini rivayet eden sahabe Caban el kürdi'dir. “Sizlere iki ağır ve paha biçilmez emanet bırakıyorum: Kitabullah ve Siretimdir. Bu ikisi asla birbirinden ayrılmaz ve Havzada birlikte bana gelirler'' hadisini, Caban el Kürdi'den sonra yaşayan Tirmizi, Cabir b. Abdullah'tan nakletmiştir. 


Caban el Kürdi Bazen bölgesine atanan ilk validir. Aynı zamanda İslam tarihinde ilk olarak atanan valilerdendir. 


Hafız el-Heysemî'nin -Taberanî'den (el-Mucemu'l-Evsat,13/471-şamile) aktararak- bildirdiğine göre, Ebu Hulde şöyle demiştir: “Bir gün Meymun el-Kürdî ile birlikte Malik b. Dinar'ın yanında idik. Malik(Meymun el-Kürdî'yı kast ederek): 'Şeyh neden babasından bir şey anlatmıyor. (sonra kendisine dönerek): Biliyorsun, senin baban Hz. Peygamber(a.s.m)'i görmüş, ondan hadis duymuş bir kimsedir.' Meymun el-Kürdî cevap olarak şöyle dedi: 'Babam, birşey fazla veya eksik söyleyecek korkusuyla bize Hz. Peygamber(a.s.m)'den pek fazla bir şey anlatmaz ve Resulullah'dan “Kim bilerek yalan yere bana bir söz uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisini işittiğini, bunun için hadis rivayet etmekten çekindiğini, söylerdi” (bk. Taberanî, el-Mucemu'l-Evsat). Heysemî, bu rivayetin sıhhatine hükmetmiştir (bk. Mecmau'z-Zevaid, 1/148).
Taberanî de el-Mucemu's-Sağir ve el-Mucamu'l-Evsat adlı eserlerinde kaydettiği bir hadis rivayetinde “Meymun el-Kurdî”nin adını zikretmiştir. Söz konusu hadisi, Meymun el-kurdî babasından(Ebu Meymun Câbân) o da Hz. Peygamber(a.s.m)'den nakletmiştir. Taberanî, Ebu Meymun'un Hz. Peygamber (a.s.m)'den yalnız bu hadisi rivayet ettiğini de bildirmiştir (el-mucemu's-sağir, 1/114; el-Evsat, 4/380-şamile). Hafız el-Heysemî, bu rivayet zincirindeki bütün adamların sika/sağlam olduklarını söylemiştir (bk. Mecmauz'Zevaid, 4/132).
Kürtlerin İslamlaşma süreciyle ilgili bir çok spekülatif bilgi, Kürt Tarihi kitaplarında geçmektedir. Bu bilgilerin çoğu modernist Kürt aydınlarının İslam'a karşı olan önyargılarından kaynaklanmaktadır. Kürdistan tarihi kitaplarında iddia edildiği gibi İslam orduları ve Kürtler iki ayrı güç olarak tarih sahnesinde birbiriyle hiç karşılaşmamışlardır. 


Bunun en önemli nedenlerinden biri, Kürtler o tarihte zaten Bizans ve Pers imparatorluklarının sömürgesi altındadır. Sömürge konumunda olan Kürtler, Sasani ve Bizans imparatorluğun katıldığı savaşlara gönüllü değil zorunlu katılmışlar, zorunlu olarak katıldıkları savaşlarda Bizans ve Sasani'ler adına İslam ordularıyla savaşmışlardır. İddia edilenlerin aksine, İslam orduları aynı zamanda Kürtleri sömürgeleştiren Bizans ve Sasani imparatorluklarıyla savaşmıştır.
Kürtlerin ilk olarak İslam ordularıyla karşılaşmaları, Kadisiye savaşına denk gelmektedir. Kadisiye savaşı, Müslümanlar ile Sasani imparatorluğu arasında gerçekleşen bir savaştır. Sasaniler İslam ordularıyla karşılaştıklarında askerlerinin ayaklarını iplerle sıkı sıkıya bağlayarak askerlerinin kaçmasını engellemeye çalıştılar. Aslında bu teknik, savaş meydanlarında sayıca az olan orduların sayıca çok olan ordulara karşı başvurdukları bir yöntemdir ama Sasaniler, İslam ordularından sayıca çok daha fazla olmalarına rağmen böyle bir yönteme başvurmuşlardır. Sasanilerin sömürgeleştirdikleri topluluklara uyguladıkları sosyal, siyasal ve ekonomik baskıların doruğa çıktığı bir dönemde gerçekleşen bu savaş, İslam ordularının galibiyetiyle sonuçlanmıştır.
İslam öncesi dönemde, Kürtlere karşı gerçekleştirilen katliamlara bir göz atacak olursak karşılaşacağımız tablonun ne kadar vahim olduğunu anlayacağız. Kürdistan'ı kendi egemenlikleri altına almak için sayısız seferler yapan Roma ve Sasani imparatorluluklarının, Kürdistan coğrafyasını defalarca yağmalayıp katliamdan geçirdikleri bilinmektedir. Bu bölge tarihinde birçok kez karşılıklı olarak yağmalandı, yakılıp yıkıldı. Amid(Diyarbekir), Nisebin(Nusaybin), Farkîn (Silvan), Urfa(Riha) gibi önemli kentler bir çok kez el değiştirdi ve halk katliamlar yaşadı. Amid, Diyarbekir kenti 359 yılında 73 günlük bir kuşatmadan sonra ele geçirilince, kent halkı kılıçtan geçirildi ve bir bölümü de esir edildi. Yine hükümdarları Kavad'ın komutasında 502 yılında Amid'i kuşatıp ele geçiren İranlıların 80,000 kişiyi öldürdükleri belirtilmekte. Romalılarında yaptıkları bundan farklı değildi. Bir keresinde bir Romalı komutan, 12 yaşından büyük bütün erkeklerin öldürülmesi emrini vermiştir. Bir başka sefer Xerzan (Siirt) yöresinde 70,000 kişiyi tutsak edilip götürülmüştür. Ayrıca bölge 4. yüzyılın sonlarında Ak hunların saldırısına uğramış ve ciddi bir yağmaya maruz kalmıştır. 


Tarihten günümüze Kürdistan'ın yeraltı ve yer üstü zenginlikleri emperyalistlerin iştahını sürekli kabartmıştır. Kürdistan coğrafyasında gerçekleştirilen emperyalist bölüşümün yarattığı sarsıntılar ve yıkım, İslam ordularıyla gelen kısmi adaletin ve fıtri özgürlüğün yarattığı insani yaşamla kıyaslanamaz bile. İslamlaşma süreciyle elde edinilen kazanımlar, birkaç yüzyıl içinde Kürd'lerin tarih sahnesine tekrar çıkmalarına ve Mezopotamya'ya damgalarını vurmalarına neden olmuştur.
Bu şartların yaşandığı bir Kurdistan'da, İslam orduları tarafından kaldırılan Roma ve Sasani zulmü aşikârken, İslam Ordularının Kurdistan'ı işgal ettiklerini iddia etmek ve Kürtlerin, Müslümanlar tarafından katliamdan geçirildiği iddiasında bulunanların elinde sadece Süleymaniye'de bir deri parçasının üzerine yazılı bir beyitten başka bir şey yoktur. Bu şiirin hangi tarihte ve kim tarafından yazıldığına dair hiçbir bilgi söz konusu değilken Roma ve Sasani'lerin yaptığı vahşetleri Müslümanlara mal etmek ne kadar insafla örtüşür. Bahsi geçmişken o şiirin Türkçesini de verelim: 


“Hürmüz gahlar virane oldu, ateşler söndü
Büyük büyükler saklandılar
Sitemkâr Araplar her tarafı harap ettiler
Hatta şehri zora yetiştiler

Kadınlar kızları esir götürdüler

Azad erkekleri kana boyadılar
Zerdeştin ayini sahipsiz kaldı
Hürmüz kimseye yardım etmedi.” 


Gerek Romalıların, gerekse Sasanilerin, hem kendi aralarında yaptıkları savaşlarda hem de nüfuz alanlarını genişletebilmeleri adına yaptıkları savaşlarda, kurbanları sürekli Kürtler olmuştur. Kürtler başkalarının savaşlarının mağduru ve kurbanları olmuşlardır. İslam, Kürtlerin asırlık acılarına son vermiştir. İslam orduları, Roma ve Sasani İmparatorluğunun sömürgesindeki Kürdistan bölgelerine girdiğinde Kürdlerden İslam ordularına karşı hiçbir saldırıya rastlanılmaz. Amid, Meyafarkin, Merdin, Hakkâri, Wan ve birçok Kürdistan şehri İslam ordularına direnmeden teslim olmuşlardır. Kürdistan'ın birçok şehirleri savaşsız bir şekilde, sulh yoluyla İslam ordularının egemenliği altına girmişlerdir.


KAYNAKÇA:

K. Burkay: Kürtler ve Kürdistan
E. Xemgîn: Kürdistan Tarihi
H.K. Ece: Kur'an'ın Temel Kavramları
A. Demir: İslamın anadoluya girişi

27 Ağustos 2010 Cuma

Akıllı Delilik

 Sizlerde aynı şeyi yapabilmelisiniz; deliliği elden bırakmadan normal
insanlar gibi davranın. Farklı olmak riskini göze alın, ama bunu fazla
dikkat çekmeden başarmaya bakın. Gözünüzü şu çiçekten ayırmayın, gerçek
"ben"in ortaya çıkmasına izin verin. Gerçek ben nedir? İçindeki sen
,başkalarının biçimlendirmediği sen.
...-PAULO  COELHO-
 
 
 
 
Krallıkla yönetilen bir hayali ülke vardır.

Müneccimbaşı bir gün rüya görür ve gördüğü rüyayı şöyle tabir eder: Yağmurlar yağacak ve bu yağmur sularının bulaştığı sulardan içen herkes delirecektir.

Ülkenin Kralı bunun üzerine sarayın sarnıçla...rını temiz, insanların akıllılığını sürdürebilmelerine yetecek kadar su depo ettirir. Vakit gelir, yağmurlar yağar; bütün dereler, ırmaklar insanları delirten bu suyla dolar. Halk bir süre depoladığı suyla idare eder. Bir süre de susuz yaşamaya çalışır. Fakat susuzluk öyle bir noktaya gelir ki, delilik suyundan herkes içmek zorunda kalır.

Bütün halk delirmiştir.

Saray ise daha uzun bir süre akıllı kalmayı sürdürebilir: Fakat bu kez de halk saraydakileri ‘deli’ olarak adlandırmıştır. Sarayın sarnıçlarındaki su da giderek azalır, gün gelir tükenir. Kralın komutanları, vezirleri başta olmak üzere bütün yakınları, akraba ve taallukatı delirtici sudan içer.

Sarayda sadece Kral akıllı olarak kalmıştır.

KRAL- (Düşünce içinde) Evet, benim için yapılabilecek en iyi şey bu galiba. Delilik, dediğin gibi, bana Kraliçe ve halkla beraber rahat bir hayat veriyor. Peki akıl ne veriyor bana!

VEZİR- Hiç! Sizi halktan uzaklaştırıyor ve halk nazarında deli gösteriyor.

KRAL- Öyleyse deliliği seçmemem deliliktir.

VEZİR- Ben de bunu söylüyordum.

KRAL- Bilakis deliliği seçmek en akıllıca iş!

VEZİR- Şüphesiz.

KRAL- Öyleyse, akıllılıkla delilik arasındaki fark ne?

VEZİR- (Hayrete düşer) Bekle biraz, (Bir an düşünür) Bu farkı açıklayamam.

KRAL- (Aceleyle) Şu nehrin suyundan bir bardak da bana getir. Haydi!