12 Ekim 2010 Salı

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Giriş

Olgular, olaylar üzerine düşünmeler tarihsel bir düzlemde olduğu sürece anlaşılabilir. Tarihsel bir olayda olsa, sanatsal bir etkinlikte de , çözümlemeler tarihsel bağlamından bağımsız düşünülemez. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanı da bu bağlamda okunulacak ve üzerine düşünülecek bir tarihsel eser niteliğini, okuyucusuyla, apaçık paylaşan romanlardan olması sebebiyle değerli olduğu kadar, tarihsel tipleştirmeye örnek teşkil edecek bir izi de içinde taşımaktadır. 

Bu bağlamda “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanı bir dönem romanı olarak, tarih anlamaya yönelik bir materyal olmakla beraber, günümüz de ve gelecekte rol alacak tarihsel bir karakter niteliği de taşır.
Bu çalışmanın, birinci bölümünde, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanının da Milan Kundera’nın tipleştirme örnekleri betimlenmeye çalışıldı. İkinci bölümde ise bu romanda tartışılan hafiflik ve ağırlık kavramları üzerine bir inceleme yapıldı. Ağırlık ve hafiflik kavramlarına, Parmenides’in ve Bethowen’ın yaklaşımları tartışıldı. Sonuç bölümünde ise, Kundera’nın Romanı ve romancıya bakışı irdelenmeye çalışılmıştır.

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” ve Tipleştirme örnekleri

Dilthey, sanatta tipsellik olanı görmek ve yansıtmak, “olaylar/olgular içinde olup bitene kural verme hilesi olarak betimler. Sanat, yaşamı ifade etmeye çalışır, dolayısıyla; sanat tipselleştirmelerle bu ifadenin anlatımını gözler önüne serer. Her romancı, kendi tipini oluşturur ve bu tipler yereldir. ’”Her yaratma tarihseldir, tarihe içrektir ve bir tekilleşme içinde ve bir tekilleştirme edimiyle mümkündür. Yönelimsiz yaratma yoktur ve her yaratma yaşamı güçlendirir ve genişletir, anlayış gücümüzü artırır ve gerçekliğin derinliklerine, artan tekilleşmeler yoluyla, bu demektir ki, daha fazla ışıldakla bakmamızı sağlar.”(Dilthey)

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanında, bu tipleştirme örneklerine, dört karakter ekler. Bu karakterler, ikinci dünya harbinin hemen sonrasında, iki kutuplu dünya arasına sıkışmış insanoğlunun genel özelliklerini üzerlerinde taşıyan örneklerdir. Bu karakterler, elbette ki, yerel işaretlerle dolu, fakat üzerlerinde taşıdıkları ruhsal yaşantı evrensel niteliktedir. 

Romanın ana karakterlerinden, Tomas, Prag da yaşayan bir doktordur. Kundera, bu roman karakterinde, o dönemin cinsel özgürlük taleplerini bir gömlek gibi Tomas’ın üzerine giydirirken, geleneğin çatışmasını da Tereza karakteriyle karşımıza çıkarıyor. Cinsel özgürlüğü bir karakterde sunarken, kültürün bir öznesi olarak, Tereza karşısına çıkıyor ve Tomas’ı bir anlamda geleneğe çağırıyor. Fakat her zaman olduğu gibi yerel değişimin önüne geçemeyince, onunla uzlaşma yoluna giriyor. Nitekim Tereza, Tomas’ı olduğu gibi kabul etmeye ve onunla yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Romanın sonunda ise bu refleksi Tomas gösteriyor ve Tereza’ya uyum sağlamaya çalışıyor. Roman, bu iki karakterde, yerel kültürün ve kent kültürün çatışma ve uzlaşmalarının bir sahnesi olarak karşımıza çıkıyor.

Romanın bir diğer karakteri, Sabina ise, özgür kent kadının simgesi durumundadır. Yereli reddeden kent yaşamına ayak uyduran üstelik kent kültürünü resim sanatıyla besleyen kişi durumundadır.
Bu üç karakterin ortak yönü ise; aile kurumuyla olan çatışmalarıdır. Her üç karakterde de aile ya bir birey, ya da tamamen reddedilmektedir. Tereza, annesi üzerinden bu çatışmayı gösterirken, Tereza, baba figürü üzerinden, bunlardan başka olarak Tomas ise, kendi çocuğu ve eski karısı üzerinden bu kurumun, çatışmayı betimlemiştir. 

Bu üç karakterle zıt diyebileceğimiz, Romanın ana karakterlerinden, Franz ise bu dört karakterden tamamen farklı yaşayan ve yaşadığı yerelliği üzerin de taşıyan bir hayalperest diyebileceğimiz bir tipleşmeyi resmetmektedir. Bir akademisyenin, iç çekişme ve içinde taşıdığı ütopya sı, betimlenmektedir. Kent kültürüyle, yaşıyor olmasının etkisiyle, oryantalist bir bakış açısıyla, batıya öykünen ve onları kurtarma ülküsünü bir kahraman edasıyla düşleyen bir kent insanını temsil ediyor.

Romanın, bütün karakterlerinde yerel unsurlar yukarıda da anlattığım gibi mevcut. Fakat bütün karakterlerle yerelle bir çatışma ve daha sonra bir uzlaşma söz konusu olmaktadır. Faka dört karakterde, Dilthey’ın tipleştirmesine örnek taşıyacak niteliklere sahipler. 

Tipleştirmeler yanın da romanda, felsefi kavramlar ve göstergeler üzerine derinlemesine çözülmeler yapılmıştır. Bunlardan en dikkat çekicilerinden biriside hafiflik ağırlık üzerine tartışmadır.

Ağırlık ve Hafiflik Çözümlemesi

Kundera, ağırlık, hafiflik karşılaştırmasında, Ebedi Dönüş gizemine işaret eder ve bu düşüncesiyle Nietzsche’nin öteki düşünürleri sık sık şaşırttığın vurgulayarak başlar ve şöyle devam eder; “bu düşüncesiyle(Nietzsche); düşünün bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor! Ne anlama gelir bu çılgın mitos? Olumsuz açıdan bakıldığında, Ebedi Dönüş mitosu bir daha geri dönmemecesine kaybolup giden, yinelenmeyecek olan yaşamın bir gölgeye benzediğini, ağırlıktan yoksun, daha baştan ölü olduğunu ve ister korkunç, ister güzel, ister yüce, korkunçluğunun, yüceliğinin ve güzelliğinin hiçbir anlam taşımadığını önerir.” 

Ebedi dönüşte ki bu yinelenme arzusu Kundera’yı bir anlamda çeken olgu durumundadır. Çünkü romanın ilerleyen sayfalarında Kundera; bir Alman atasözünden hareketle bir kere yaşanmış olanın aslında hiç yaşanmamış olabileceğini, dolayısıyla insan yaşamının sonluluğunun dayanılmaz hafifliği ve Varolmanın boşunalığını bir anlamda isyanıyla bütünleştiriyor. Hayat bir kere ve tekrardan da ibaretse bu yaşam nasıl bir şey olabilir. Nietzsche, felsefesinde ümitsizliğin çok büyük bir anlam kazanması bu ebedi dönüş düşüncesinden kaynaklandığı da söylenebilir. İnsan yaşamının belli bir yaştan tekrara ve daha sonra tekrarında tekrarına dönüşmesi, Nietzsche’yi, üstünlük arayışına sokmuştur. Nitekim Kundera da karakterlerin de bu çelişkiyi betimlemektedir. Tomas’ın farklı kadınlar olan birliktelikleri veya Sabina’nın bir erkekle uzun süreli bir ilişkiden kaçınması cinsellik temelli bir isyandır.

“Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa’nın çarmıha çivili olduğu gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz demektir. Bu, insanı dehşete düşürecek bir olasılık. Sonsuza Kadar Yinelenme dünyasında her attığımız adıma dayanılmaz bir sorumluluğun ağırlığı gelir çöker. İşte Nietzsche, Sonsuza Kadar Yinelenme düşüncesine bunun için yüklerin en ağırı demiştir (das schwerste Gewicht). Sonsuza Kadar Yinelenme yüklerin en ağırıysa, bizim yaşamlarımız bu ağırlığın karşısında göz kamaştırıcı bir hafiflik içinde belirmektedir. Peki, ağırlık gerçekten nefret edilesi, hafiflik de göz kamaştırıcı mıdır? Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur. İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarı yarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir.” Dedikten sonra Kundera şu soruyu okuyucusuna sormaktadır: Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi? Ve Parmenides’in karşıtlıklarına vurgu yapar. 

Parmenides, dünyayı çifter çifter karşıtlara bölünmüş olarak betimleyen doğa filozofudur. Örnek vermek gerekirse, aydınlık/karanlık, incelik/kabalık, sıcak/soğuk, varlık/yokluk. Bunlardan biri olumlu iken diğeri olumsuzdur. Parmenides hafifliği olumlu olara görürken, Kundera’ya göre Bethowen ağırlığı olumlayan taraftadır. Öyle ki; Parmedines’in tersine, Beethoven ağırlığı olumlu bir şey olarak görüyordu anlaşılan. Almancadaki schwer sözcüğü hem ‘zor’ hem de ‘ağır’ anlamına geldiğine göre, Beethoven’in ‘zor karar’ı ‘ağır’ ya da ‘ağırlıklı karar’ olarak da yorumlanabilir. Bu ağırlıklı karar yazgının sesiyle özdeştir (“Es muss sein!”); gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir. Beethoven’in müziğinin vardığı sonuç budur ve bunun kökeninin Beethoven’in kendisinden çok Beethoven yorumcularından kaynaklandığını söylemek mümkünse de (hatta kesinlikle söylenebilirse de), hepimiz az çok paylaşırız bu düşünceyi, insanın büyüklüğünün, yazgısını Atlas’ın dünyayı sırtında taşıdığı gibi taşımasından kaynaklandığına inanırız. Beethoven’in kahramanı metafizik ağırlıkların haltercisidir.”

Bu bağlam da Kundera’ya göre; hafiflik/ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır. Dolayısıyla Varolmanın kendisinin olumluluğu ve olumsuzluğu bir anlamda okuyucunun kararına bırakılıyor. Yaşamın sonsuz olanaklar dünyasında seçimlerin geri çevirtilemezliği ve seçme zorunlulukları insan hayatının çelişkilerinden göze çarpanlardır. Kundera, romanında bu olguları derinlemesine tartışmış ve yarattığı tiplerle, sadece yerel değil evrensel bir tipleştirme oluşturmuştur.

Sonuç

Orta Avrupa yerelinden, dünyaya sesini götürebilen büyük bir romancı olarak, Kundera, “Çekoslovakya’nın kültürel birikimiyle, doğu-batı arasında sıkışmış ve ikisine de ait olmayan bir yazar simasına sahiptir. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni” okurken, bu topraklarda yaşayan bir insan olarak kendimize ait imgelemeler bulmak içten bile değil. Kent kültürü ve yerel kültürün çatışmaları, batı menşeli ideolojiler etrafında saflaşmalar ve bu batıdan da batıcı olma krizlerini romanın bütününde yakalama şansına sahipsiniz.
Bu bağlamda, bu roman tarihsel olarak tipleştirilecekse, yerelden beslenen, ama evrensele, sesini duyurmuş romancıların, listesine yazılması gerekir. Kundera^da bu anlamda, Kafka, Dostoyevski ve Tolstoy’larla anılmayı hak eden bir romancıdır.

Son olarak bir röportajında Dile getirdiği cümlelerle bitirmek gerekirse; “Orta Avrupa hakkındaki tartışmaların birçoğunu siz kışkırttınız. Bütün romanlarınız Çekoslavakya’da geçiyor. Hatta teorik çalışmanız, Roman Sanatı’nda Orta Avrupa çok önemli. Sizin için Orta Avrupa’nın ne ifade ettiğini açıklayabilir misiniz? Sorusuna Kundera; Sorunu basitleştirelim ve romanla sınırlandıralım. Dört büyük romancı var: Kafka, Broch, Musil ve Gombrowicz. Ben onları Orta Avrupa’nın en büyük romancıları “pleiad” olarak adlandırıyorum. Proust’tan bu yana roman tarihinde onlardan daha önemli birilerini göremiyorum. Onları bilmeden modern roman anlaşılamaz. Özetle, bu yazarlar yeni biçim arayışıyla heyecanlanan modern yazarlardır. Aynı zamanda, başka bir roman ve sanat tarihi bakışı olan herhangi bir avant-garde ideolojiden de mahrumdurlar. Onlar asla radikal kırılmanın gerekliliği üzerine konuşmazlar; romanın tükeneceğinin biçimsel olasılığı üzerinde düşünmezler; sadece onları radikal olarak genişletmek isterler.”

Milan Kundera’da Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabıyla , “pleiad” bir romancı olduğunu en güzel şekliye görebilmekteyiz.

Kaynaklar
1. Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Mehmet Şerif AKAYDIN Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Grubu Eğitimi